YOKSULLUK GİRDABINDAN BAŞARININ ZİRVESİNE: Dr. HALİT ERTUĞRUL
|
|
Okuyamamak, içini yakan bir ateşti.
“Her gün Allah’a yalvarırdım:’Ne olur Allah’ım bana bir okul nasip et.’
Çünkü arkadaşlarım okula gitmişlerdi. Onları boynu kravatlı, ütülü pantolonlu ve bir şehir çocuğu olarak görünce çaresizlik içinde kahrolur, küçülür ve onlardan kaçardım. Okuma hayalim, üç yıl sonra ağabeyimin yardımıyla gerçekleşti.”
Annesiyle birlikte şehre taşındı. Simit satıp ayakkabı boyacılığı yaparak harçlık kazındı.
“Çocukluğum hep özlemle geçti. Hep birilerinin elindeki çantaya, kaleme, giydiği elbiseye ve yediği şeylere imrenirdim. Çünkü ben onlardan mahrumdum. Arkadaşlarım defter alırdı, ben karalanmış defteri silerek kullanırdım.”
Ortaokul günlerindeydi. Ellerini ne kadar yıkarsa yıkasın, boya izleri tam olarak çıkmıyordu. Bir gün ellerindeki boya izlerini gören fen bilgisi öğretmeni sinir krizleri geçirecek kadar kendinden geçti, öfkelendi, bağırdı, çağırdı.
O gün yaşadıkları küçük Halit için tam bir kâbustu.
“Her sabah öğretmenlerimiz sınıfa geldiklerinde temizlik yoklamaları yaparlar, ellerimizin ve tırnaklarımızın temizliğine ve mendilimizin olup olmadığına bakarlardı. O gün, okulumuza yeni gelen fen bilgisi öğretmenimiz, ilk derste temizlik yoklaması yaptı. Okula geç başladığım için boyum arkadaşlara göre daha uzundu, bu yüzden en arka sırada oturuyordum.
Ne yazık ki mendilim de yoktu, ayakkabı boyacılığı yaptığımdan dolayı da elimin üstü ve tırnaklarımın arası suyla kolayca çıkmayan, simsiyah boya ve cila kalıntılarıyla doluydu, bu yüzden oldukça kirli görünüyordu.
Sıra üstünde elimi gören öğretmenimiz, şaşkınlık dolu bir çığlık attı:
– Aaaa! Evladım, bu ne biçim el? Sen hayatında ellerini hiç yıkamadın mı? Hem mendilin de yok. Anlaşıldı, temizlik gibi bir derdin de yok senin.
Elini yumruk yaparak kafama öyle şiddetlice indirdi ki darbenin etkisiyle alnım “pat” diye sıraya vurdu. Sıranın da kenarına geldiği için anlım yarıldı, birden kanlar boşalmaya başladı.
Öğretmen yaptığı bu yanlış davranıştan kendini haklı çıkarmak için bağırmaya devam ediyordu:
– Sen ne biçim öğrencisin? Senin temizlik anlayışın bu mu? Utanmıyor musun böyle okula gelmeye? Geri zekâlı! O vurdumduymaz annen-baban seni hiç uyarmıyor mu?
Bir taraftan çeneme doğru yollar çizerek akan kanın paniği, bir taraftan da öğretmenin acımasız davranışı. Çaresizlik beni silindir gibi ezmişti. Sınıftaki bütün arkadaşların bakışları benim üstümdeydi. Herkes şok olmuştu.
Alnımdaki kanlar yüzüme yayılınca yanımda oturan arkadaşım dayanamayarak mendilini çıkarıp silmeye başlamıştı. Bu ağır baskı altında, sorulara cevap vermemem ve sürekli susmam, öğretmeni çileden çıkarmıştı. O, bu davranışımı bir saygısızlık ve derse karşı bir ilgisizlik olarak yorumluyordu. Biraz da yaşım ve boyum sınıfta fark edilecek kadar gelişkin olduğu için bu yaklaşımımı bir başkaldırı olarak görüyor; benim eriyip küçüldüğümü, sınıf huzurunda nasıl kahrolduğumu fark etmiyordu.
Bu olaya çok içerlemiş, dayak ve hakaretten çok etkilenmiştim. Sınıf huzurunda, arkadaşlarımın önünde hakaret görmüş, beş paralık olmuştum. Keşke bunlar başıma gelmese de ölseydim… Uğradığım hakaret, içimi öyle yakıp beynimi öyle dağıttı ki dersin sonuna kadar acımı içime gömerek sessiz sedasız gözyaşı döktüm.
Dünyadan umudunu kesmiş, canlı bir ceset gibi evin yolunu tuttuğumda, beynimde sürekli olarak yankılanan bir soru vardı:
“Bizim bu hâlimiz ne olacak? Niçin bizi anlamıyorlar?”
Bunalan aklımla çare arıyordum. Bir taraftan da bu hâlimi anneme nasıl izah edeceğimi düşünüyordum. Beynim savaş meydanı gibiydi.
“Peki, bu çekilmez sıkıntımı başarıya nasıl dönüştürebilirim?” diye düşünürken o anda, sanki beynimin keşmekeşi içinde gizli bir el bana yol gösterdi; okul müdürümüz ve aynı zamanda Türkçe öğretmenimiz olan Zekeriya Hoca’nın geçen dersteki konuşmasını hatırladım:
“Çocuklar, akşam eve gidince o günün önemli olaylarını yazın ve yorumlayın. Hem günün stresinden kurtulursunuz hem de yazma tekniğiniz gelişir. Belki de ileride yazar bile olursunuz.”
Yazar olmak…
İlk kez beynime damlayan şifalı bir ilaç gibi gelmişti bana. O anın tarifsiz psikolojisi içinde, yazar olmayı düşüne düşüne evimizin kapısına dayanmıştım. Annem benim bu hâlimi görünce sırtından hançer yemiş gibi sıçramıştı ayağa.
– Gözümün nuru, bu ne hâl, dedi beni göğsüne basarak. Ne oldu sana böyle?
Telaş ve şaşkınlık içinde, ne yapacağını şaşırmıştı.
– Bir şey yok anne, dedim. Ayağım kaydı da alnım sıraya değdi.
İnandı sözlerime zavallı. İnandı, çünkü benim asla yalan söylemeyeceğimi sanıyordu. Ne yapayım, onu üzmemek için başka bir çarem yoktu. Gerçekten sıraya değmişti, ama ayağım kayarak değil, fen bilgisi öğretmenimin acımasız yumruğuyla.
Annem yine hastalanmıştı. Sağlığı günden güne geriliyordu. Önüme koyduğu dünden kalan bulgur pilavını kaşıklarken annemi süzüyordum. Sapsarı bir beniz, gittikçe eriyen bir vücut, göz çukurlarında kaybolan gözler, fersizleşen bakışlar içimi daraltıyor, aklıma kötü şeyler getiriyordu.
Annem ciddi bir tedavi olmazsa Allah korusun hâlim ne olurdu? Bunu düşünmek bile bana dehşet veriyordu. Kafamda cirit atan bu çözümsüz problemle dersimin başına otururken annem de kendini yatağa atmıştı. Duymamı istemese de iniltileri odayı kaplıyordu.
Sırtıma binen bu tonlarca elemin altında, elime kalemimi alarak ilk kez Türkçe öğretmenimin dediğini yapıp yazarak rahatlamak istiyordum; ama bu başlangıcın hayatıma yön verecek yeni bir umut olacağını, nereden bilecektim? Demek ki Rabbim, kulunun en bunaldığı anlarda, ona nefes aldıracak ve kalbinde ümit ışığı olacak bir kapı açıyordu.
Fen bilgisi öğretmenimin sınıf huzurunda beni kahredişinin öyküsünü; içim kanayarak, gözlerim dolarak ve kalbim çarparak kâğıda aktardım. O an öyle bir duygu yoğunluğu yaşamıştım ki âdeta yazımın her kelimesine gözyaşı dökmüştüm. Âcizliğim, çaresizliğim, yetimliğim harf harf satırlara aktı, aktıkça rahatladım, rahatladıkça da yazdım.
İki sayfa tutmuştu. Bu benim hayatımda yazdığım ilk yazıydı. Ne bir öyküye, ne denemeye, ne de kompozisyona benziyordu. Kaleme nasıl geldiyse öyle karaladım.
Sabahleyin ilk dersimiz Türkçe’ydi. Okul müdürü, babacan ve sevgi dolu tavrıyla sınıfta mükemmel bir derse başlamıştı yine. Dersin konusu da insan sevgisiydi. Hem anlatıyor hem de davranışlarıyla bunu yaşıyordu.
– Çocuklar, dedi. İlçe kaymakamlığı ortaokul ve liseler arası anı yarışması düzenledi. İlk üçe girenlere para ödülü verecekler. Yaşadığınız ilginç anılarınız varsa yazıp bana iletin de yarışmaya göndereyim. Belki aranızda derece alanlar çıkar.
Bütün gözler; çok güzel konuşan, çok güzel yazan ve kompozisyonları öğretmenler tarafından çok beğenilen Hasret’e dönmüştü. Ben ise akşam yazdığım yazıyı çantamdan çıkarıp müdüre uzattım.
– Bunu dün gece yazmıştım, dedim. Dün sınıfta yaşadığım olay…
Müdür, kâğıtları elimden aldı, gitti masasına oturdu, okumaya başladı. Bütün sınıf gibi ben de dikkatle hocamızı izliyordum. Bir anda, iki sayfalık yazının duygu yüklü atmosferine kapılan Zekeriya Bey’in kaşları yay gibi inip kalkıyor, dudakları hüzünle kıvrılıyor, yüzü de ikide bir acıyla geriliyor, çene kemikleri isyan etmiş gibi dışarı fırlıyordu.
İkinci sayfanın sonuna doğru, kurumuş dudakları titremeye ve iri simsiyah gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı. Koskoca müdür, sınıfın huzurunda ağlıyor, ara sıra da elinin tersiyle gözünü kuruluyordu. Metin bitince yaşlı gözlerini, kendini sessizce izleyen öğrencilerin üzerinde gezdirdi.
– Çocuklar, dedi, bu yazı beni niçin ağlattı, biliyor musunuz?
Bu yazı gözyaşlarıyla yazılmış, gözyaşlarıyla yazılan yazılar, gözyaşlarıyla okunur. Bu yazının her harfi elem, acı ve keder dolu. İfadeler ise çok sade, akıcı ve etkileyici. İnşallah bu yazının sahibi ileride büyük bir yazar olur.
Yanıma geldi, saçımı okşadı, yanağımı sıktı.
– Çektiğin bu acı için bu okulun müdürü olarak senden önce özür diliyorum. Sonra da bu yazın için seni tebrik ediyorum.
Çok ince ruhlu olan hocamız, yazının olağanüstü güzelliğinden dolayı değil, benim yıkılmış ruhumu tamir etmek ve beni ümitlendirmek için bu iltifatlarda bulunuyordu.
– Bu yazını yarışmaya göndereceğim, yarışmada ödül alıp almaması hiç önemli değil. Çünkü benim gözümde sen şimdiden birincisin.
O esnada bir moral alkışı koptu. Çocuk dünyası işte, yarım saat önce elem dolu kalbim, şimdi sevinçle atıyordu. Bir insanı ümitlendirmek, heveslendirmek ve başaracağına inandırmak kadar etkili bir metot yoktu. Bunu o gün anlamıştım.
Bir süre sonra yarışmada birinci olduğum haberi geldi. Çok mutlu olmuş, sevincimden uçmuştum. O olay hayatıma yeni bir sayfa açtı. O yazı hayatımın ilk yazısı idi. Demek ki Rabbim bir şeyi acıktırmadan, özlemini çektirmeden ve hayaller kurdurmadan vermiyordu. Bunu çok iyi anlamıştım.”
Halit Ertuğrul hem çalıştı, hem okudu. Sonunda ilkokul öğretmeni oldu. Bu başarı, onun için harika bir şeydi.
“Benim için ilkokul öğretmenliği cumhurbaşkanlığı gibi bir şeydi. Çünkü mağdur bir köy çocuğuydum ve daha önce çobanlık yapıyordum. Öğretmenlik benim için ulaşılmaz bir yerdi. Ama bir şeyi çok iyi anlamıştım: Rabbim bir şeye önce acıktırıyor, sonra veriyor. Annem, ‘Oğlum oku, kendini kurtar. Çünkü seni ancak sen kurtarırsın. Başka çaremiz yok. Yoksa ömrün çobanlıkla geçer, gider.’ derdi.”
Bu nasihat ve sürekli uyarılar, içinde büyük bir okuma aşkı doğurdu. Zorluklar onu yıldırmadı, aksine azmini kamçıladı. Çalışırken okumaya alışıktı. Hem öğretmenlik yaptı hem üniversite okudu. Yüksek lisans yaptı. Arkasından doktora çalışmasını tamamladı.
Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik, okul müdürlüğü, millî eğitim şube müdürlüğü ve millî eğitim müdürlüğü görevlerinde bulundu. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtına geçerek, kurul uzmanı ve bakan danışmanı olarak çalıştı. Çeşitli üniversitelerde yöneticilik ve öğretim üyeliği yapan Dr. Halit Ertuğrul, yurtiçi ve yurtdışında çeşitli bilimsel ve kültürel faaliyetlere katıldı. Ayrıca yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı yılın öğretmeni seçildi. Hâlen üniversitede öğretim üyeliğine devam etmektedir.
İlk yazısıyla ödül alan yazarın daha sonra kaleme aldığı kitaplar satış rekorları kırdı. Onu ünlü yapan Kendini Arayan Adam, Düzceli Mehmet, Aysel, Canan, Selim ve Hande, Şark Kızı, Son Umut ve Ateşte Yeşerdim gibi kitaplarıdır.
Elliden fazla esere imza atan Halit Ertuğrul’u şahsen tanırım. En çok tevazusuna, samimiyetine ve çalışkanlığına hayranım. Konferanslarında gerçekten hayattan alınmış hikâyeler anlatarak herkesi ağlatması ise onun erişilmez yanlarından biri. Okuyucusuna karşı sorumluluğu ise her türlü takdirin üstündedir. Kendisine gelen mektuplara tek tek cevap yazar, maillere karşılık verir. Kırşehir’e gittiğimde fakültede “baba adam” olarak tanındığını ve öğrencileri tarafından çok sevildiğini gördüm.
Bir konferans için gittiğim Kırşehir İmam-Hatip Lisesinde öğrenciler, beni tanıdıklarını ve eserlerimi okuduklarını söylediler. Hangi eserlerimi okuduklarını sorunca Halit Ertuğrul’un kitaplarını bir bir saydılar.
Beğendiğim bir yazara benzetilmek çok hoşuma gitti. Kendini Arayan Adam, Düzceli Mehmet, Canan, Aysel artık benim de eserim. Madem okuyucularımız öyle diyor, öyle olsun.
Bahaneler üreterek başarı merdivenlerini tırmanmamak için direnenlere gösterilebilecek en güzel örneklerden biri Dr. Halit Ertuğrul’dur.
Cenap Şahabettin, yüksek yerlerde hem kartala hem yılana rastlanır; biri uçarak, öteki sürünerek yükselir, der. Zirvelere sürünerek tırmanan bir kahraman Halit Ertuğrul.
Yüreğini Ateşle ve diğer kitaplarımı bir telefonla, posta çeki ve havale ücreti ödemeden, kargo parası vermeden 0212 444 44 24 14 nolu telefonu arayarak temin edebilirsiniz. Bu yazı 111 kez okundu2 Yorum
mehmet emin on Temmuz 20th, 2010
okuduklarım benide ağlattırdı çok duygulandım kalbimi yumuşattı teşekkürler


mavera on Ocak 3rd, 2010
COK GUZEL MESAJ VERICI BIR YAZIYDI…
SIZE VE HALIT ERTUGRUL BEYE SONSUZ TESEKKUR EDERIM… ALKMAAR’DAN MAVERA