“YARBAYIN ÜZERİNE YÜRÜDÜM VE SİLAHINI KAPTIM, BOĞUŞMA BAŞLADI”

0

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü Gazisi Hekim Bayrak anlattı:

Hekim Bayrak’ı bir akşamüstü Beykoz’daki evinde ziyaret ettim. Giresun Tirebolulu, dört çocuk sahibi, imam hatip lisesi son sınıftan terk, 38 yaşındaki uzun boylu, cesur ve gözü kara yiğit Hekim Bayrak yaşadıklarını şöyle anlattı:

“15 Temmuz günü Bağcılar’da çalıştım, tuhafiye toptancılığı yapıyorum, kamyonla işten eve dönüyordum. Sekizde iş yerinden ayrıldım, saat on gibi köprüdeki gişelere geldim. Kuyruk var, bekliyoruz.  Radyo Trafiği açtım. Kuyrukla ilgili çeşitli yorumlar yapılıyor, inşallah doğru değildir ama asker köprüyü tutmuş. O sırada başbakanın açıklamasını dinledim:

                “Asker içinde bir grubun kalkışma yaptığı anlaşılıyor, en ağır şekilde cezalandırılacaklar…”

Açıklamanın arkasından korkunç F 16 sesleri kulağıma doldu. Darbe olduğuna kesin olarak karar verdim. Abim, babam, 1980 darbesini görenler anlatırlardı, 76 doğumluyum, darbeleri görmedim. Sinir katsayım tavan yaptım, öfkeden ne yapacağımı bilemiyorum.

O sırada abim aradı, hazırlanın, bu akşam ne yapacaksak yapacağız, ya adam gibi öleceğiz ya da darbecilere hadlerini bildireceğiz, dedi.

O sırada yol birden açıldı, köprüyü geçtim. Polis toplu koruma Müdürlüğünün yüz, 150 m. İlerisine kadar gittim. Yol tekrar tıkandı. Arabalar durdu, arabayı bırakıp karşı yola geçtim. Yol boş. Üst geçitlerde tepki gösteren insanlar var.

                “Asker kışlaya!”

                “Asker kışlaya!”

Üstlerine yürüyelim diyenler var.

Arabalardakilere bağırdım:

                “Arabanızda oturacağına şuraya gelin, burada durun! Tepki gösterin!” 

Üst geçittekilere bağırdım:

                “Buraya gelin, buradan tepki verin!”

Bu sırada iki sivil koluma girdi. Tıknaz iki adam, bana göre boyları kısa.

“Köprünün üstüne git, burada durma! Sen iyi bağırıyorsun, yukarıda bağır!”

Küfürler savurdum, bırakın beni lan diye kükredim.

Beni yolu tutan askerlerden uzaklaştırıyorlar. Darbecilerden oldukları belli.

“Kendiniz gidin, beni niye sürüklüyorsunuz?”

Yukarıdan 20-30 kişilik bir kalabalık geldi, onlara karıştım. 30-40 kişi oldu. Yine de kalabalık sayılmayız.

3 tana asker taşıyıcı araç var, iki manga asker. Biz onlara doğru yürüyünce 4-5 kişi silahlarla üzerimize yürüdüler. Ateş etmeye aşladılar. Yere sıkıyorlar. Kol kola girdik, üzerlerine yürüdük. Başlarında komutan tavırlı, uzun boylu biri var. Silahla üzerime geliyor, karşısına dikildim:

“O silahı niye üzerimize doğrultuyorsun? Kimin silahını kime çekiyorsun? Sen bizi korumakla yükümlüsün! Memursun!.. İndir o silahı!”

-Gelme vururum!… Gelme vururum!..

Tartışırken elindeki silaha daldım, tuttum, silahı kapma savaşı başladı. Yanımdaki vatandaşlar da daldılar. Çekiştirirken silah bir kaş defa patladı. Bu arada tekmeyi subaya vurdum ve silahı elinden aldım. Bir astsubay bana doğru yaklaştı, silahın dipçiğini kafama patlattı, beni yeri serdi.

O hareket milleti kızdırdı. Darbecilerin üzerine saldırdılar.

Tankın üstüne çıkan, silah kapan…

Birkaç el silah patladı. Sırtıma şarapnel saplanmış, acıyı hissettim, belimi yokladım, kan görmedim. Plastik mermi attıklarını düşündüm. Gerçek mermi atmayacaklarını sanıyordum. Olayın sıcaklığıyla yaranın vahametini anlamadım.

Millet tankın üstüne çıktı, askerleri iteleyip kakaladı.

Ben de bir tankın üstüne zıpladım. Tankın üstündeki askeri indirmişlerdi, ben içeri atladım. İçerde bir asker vardı, silahını bana doğrulttu, sıkıca kucakladım, ateş edemez oldu, yukarı çıkarmak istedim, çekip alamadım, galiba kemeri vardı.

Korku vermek amacıyla:

-Özel harekâtçılar geliyor, sizi alacaklar. Tankı istop et ve teslim ol!

Telaşla gaza yüklendi, tank hareket etti, barikat kurdukları yere yöneldi.

Oraya gidersem beni ele geçirip öldürebilirler, pisi pisine ölmenin âlemi yok düşüncesiyle dışarıya tanktan dışarıya çıktım. Onları yönlendiren iki sivil araç vardı. Halk onların üzerine yürüdü, araçların kapılarını açtılar. İçindekileri çekip çıkardılar, tartaklamaya başladılar.

Ben arkaya geçtim. Orada elinden silahı aldığım haini gördüm.

O da beni gördü, elinde silah, tetiğe dokundu.

Mermi ayakucuma saplandı. Şu anda ayağımda 5 tane şarapnel parçası var.

-Neden almadılar?

-İçeri girmişler, ameliyatla alınacak, his kaybı olabilir diye almamayı tercih ettiler. Kemiğin üstünde şarapnel.

Vurulunca yere düştüm. Millet etrafımı aldı, bayan bir doktor yanıma geldi.

-Ben doktorum, çekilin!

Ayağıma pansuman yaptı.

O akşam tam teşekküllü bir karşı koyuş vardı. Pansumancı, taşıyıcı, yara saran uzmanlar…

Ambulans hizmetlerini motosikletliler yaptı.

Koluma iki kişi girdi, taşıyorlar. Bir baktım, olayın başında koluma giren sivil darbeciler. Bir tanesi arabası olduğunu söyledi.

Ellerine düşüyorum diye endişe ettim ve çıkıştım:

“Bırakın beni! Ben kendim yürürüm. Aklım başımda. Siz işinize bakın!”

Sonra beni motosiklete bindirdiler ve hastaneye götürdüler.  Önce yaraya dikiş attılar, sonra film çektiler. Beni müşahede odasına aldılar.

O sırada hastaneye yaralı yağmaya başladı. Kafasından vurulan, göğsünden kurşunlanan, kasıklarından vurulan… Kafasından vurulanlar şehit oldular. Üç tane şehidimiz var, yaralının sayısı belli değil… Hastane ana baba günü oldu. Feryat, ağlama, bağırışma…

Ben onlara göre hafif yaralıyım.

Beni hastaneye getiren arkadaşlar anlattı. Bana ateş eden hain Yarbay Adnan Uygun, öteki arkadaşların direk göğsüne sıkmış. Taramış insanları…

Oradan kardeşimi aradım. Yaralandığımı söyledim.

“Araba köprünün üzerinde kaldı. Anahtar üzerinde yok, ne yaptığımı bilmiyorum, yedek anahtarı al da gel!”

Onlar Kavacık’a gelmişler. Altı kardeşiz, biri kız. Erkeklerin hepsi cephede yerlerini aldılar. Sadece biri Şile’de, o da oradaki emniyetin önüne koşmuş. Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler, bizde deli çok.

Her neyse… Birader dedi ki:

“Ben arabanın başındayım, anahtar arabanın üstünde. Sadece el frenini çekmişsin, araba çalışıyor, kontağı kapatmamışsın.”

-Beni buradan alın, ne olacağı belli olmaz, hastanede ellerine düşmeyeyim!

Hastanenin Fetöcülere ait olabileceği aklıma geldi. Yaralanmışım. Darbeye karşı çıktığım belli.  Ele geçme ihtimalini düşünerek eve gitmek istedim.

Eve gelirsem silahımı alacağım, pisi pisine gitmeyeyim. Silahlı adamlarla kavga ediyoruz, silahımız yok. Öleceksem vuruşarak öleyim diye düşünüyorum.

O adam bana ateş ederken silahım olsaydı çeker vururdum. O bana ateş ediyorsa karşılığını alır.

Eve gelince hanım sırtımdaki kanı gördü, senin sırtında da yara var, dedi.

Sırtımdaki şarapnel yarasını gördük. Hastane ben söylememişim, doktorlar da görmemiş. Benden sonra yaralı yağmaya başladı. Sonraki günlerde şarapnel parçalarının girdiği yer yaraya dönüştü, apse yaptı. Tekrar hastaneye gittim, tedavi oldum.

2-3 zırhlı taşıyıcı, iki tank, 4-5 subay…  Millet ölümüne üzerlerine hücum etmiş, hepsini teslim almışlar. Benim ikizim var, o anlattı. Köprüden halk askerlerin üzerine sel gibi akmış, arbede yaşanmış, vurulanlar, şehit olanlar, gazi olanlar… Sadece bir tank gaza basıp kaçmış, geride ne kadar hain varsa yakalayıp polisi teslim etmişler. Köprünün ayağındaki polis noktasına tıkmışlar.

Eve geldim, altı yaşında bir kızım, yedi yaşımda yeğenim var. Uçaklar üstümüzden geçerken nasıl korkuyla titrediklerini ve bana sarıldıklarını anlatamam. Çocuklar paniğe kapıldılar.

Yeğenim Kütahya’da asker, beni aradı.

-Çıkıp geleyim mi?

-Sakın birliğinden ayrılma. Eğer komutanın sizi halkın karşısına diker de halka ateş edin derse diyen komutanına sık. Gözünün yaşına bakma! Ben seni burada elimin üstünde taşırım. Sakın askeriyeden çıkma.

Allah’a hamdü senalar olsun. Kütahya’da bir şey olmamış. Askerin içinde vatanını seven de var hainler de…

-Sizi vuranı teşhis ettiniz mi?

-Vatan emniyetten çağırdılar, resimlere baktım. Bana ateş eden yarbayı teşhis ettim. Henüz mahkeme başlamadı.  4 ağustosta mahkeme var, şikâyetçiyim. Ümmetin davasını savunacağım, hakkını isteyeceğim. Bu millet, İslam âleminin bayraktarlığını yapmaya devam ediyor. Bayraktarlık görevi bizde duruyor.  Ayrıca idamın gelmesi lazım, millete ihanet eden, savunmasız ve silahsız insanları vuran katiller hak ettikleri cezayı almalı. Hain beni gözünü kırpmadan vurabiliyorsa cezasını da görmeli. Kısasa kısas… Çocukken tanıdığım bir abim vardı Salih Alışkan. Trabzonlu, 47-48 yaşındaydı. Siyasi bir görüşü yoktu. Sırf darbeye karşı olduğu için köprüye koştu. Namazını kılmış, hatmesini yapıp köprüye koşmuş, ilk vurulanlardan biri. Köprüde şehit oldu. Suçu neydi? Masum insanları vuranlar hak ettikleri cezayı almalılar.

Allah göstermesin, benzer bir şey olursa sokağa boş çıkmam. Dışarıdaki domuza acırım, hainlere acımam. Bundan sonra bu memlekette darbe yapmak isteyen on kere düşünmeli.

Hekim Bey ile uzun uzun sohbet ettik. İkram ettiği çayı içtim. Akşam namazını kıldıktan sonra izin istedim. Vedalaştık.

 

PAYLAŞ

YORUM YAP