“YA BU UÇAKLARI DURDURACAKSINIZ YA BU MİLLET İÇERİ GİRİP DURDURACAK”

0

Ayakları Kurşunlanan Gazi Fatih Uzar anlattı:

“BU MİLLETİ SİZ HİZAYA SOKAMAZSINIZ”

İki ayağından vurulan Gazi Fatih Uzar, saf bir Anadolu insanı, 50 yaşında, bir çocuk sahibi. Sanayici, 1980 darbesinden dolayı ortaokul terk etmiş. Geniş omuzlu, geniş alınlı, kaslı, iri bedenli bir yiğit. O gece yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Yaz günü, işten geldim, yemek yedim, koltuğa yerleştim, tv seyrediyordum. Antalya’dan dönen yeğenim telefon etti, ortalığın karıştığını söyledi:

-Ekmek al, su al, yiyecek al.

-Ne yeyip içtin?

-Yollar asker dolu dayı…

Kanal değiştirdim, bir de ne göreyim, köprüler tutulmuş, darbe oluyor. Annem var hasta, Ankara’da kardeşimde kalır. Onları aradım, telefondan ağlama sesleri duydum. MİT vurulmuş, Meclis bombalanmış. Kardeşim Ankara Demetevler’de oturur. Evin camından içeriye uçak mermisi girmiş, patlamamış ama fena korkmuşlar. Lambaları söndürmüşler, evin tenha odasına geçmişler.

Giyinip kapıya yöneldim. Eşime, ben çıkıyorum, dedim. Arabaya bindim, köyden Kazan’a geldim. Halk belediye önünde toplanmış. Ne yapalım, nereye gidelim derken havaalanına gitmeye karar verildi. Sinan Coşkun ve Cengiz Bey ile birlikte gitmeye karar verdik. Yol kapalı, açılsın diye biraz bekledik. Giderken Akıncı Üssü’ne bakalım, dedik, o tarafa yöneldik.

Yola girdik. Karşıdan gelen arabalar var. Durdurup ne olup bittiğini sormak istedik.

İşaret ettik, kimse durmadı. Darbeci olmayan askerler, lojmanları terk ettiğini anladık.

Nizamiyeye yaklaştık, halk toplanmış: Kadın, erkek, çocuk… Belediye arabaları, kepçeler, kamyonlar…

İlerledik, nizamiyeye geldik.

Ankara’daki bombalama olaylarını duyduk. Cumhurbaşkanımızın çağrısını dinledik. Uçakların Akıncı’dan kalktığını öğrendik. Ne pahasına olursa olsun uçakların kalkmasını engellemek istiyoruz.

Nizamiyede asker kılıklı hainlerin karşısına dikildik:

-Siz kimin askerisiniz? Onca insanı vuran bu uçakları neden kaldırıyorsunuz?

-Öyle bir şey yok, uçaklar Suriye’ye gidiyor.

-Nasıl yok? Gölbaşı ve Meclis vurulmuş, Ankara bombalanıyor?..

-Yere yatın!..

-Biz esir miyiz? Neden yatacağız? Yatacak olsam evimde yatardım. Siz halkımızı neden vuruyorsunuz? Ülkeyi neden bombalıyorsunuz?

Elektrikler kesildi. Darbeciler bizi oradan uzaklaştırmak istiyorlar.

Bir hain, karnıma G3 namlusu ile dürttü, uzaklaş, dedi.

-Çek şunu! Senden korkan, senin gibi olsun! Bizi kimse pıstıramaz, yatıramaz. Bu millet buraya girecek ama öyle ama böyle ama ölü ama diri… Ama vurulacağız ama şehit düşeceğiz… Bu barikat aşılacak. Ya bu uçakları durduracaksınız ya bu millet bu uçakları durdurur.

Namluyla karnıma dürttü:

-Çek git işine yoksa seni vururuz. Vur emri var.

-Zaten sizin niyetiniz belli. Bizim askerimiz olmadığınız da belli.

Halk tepki gösteriyor. Herkes darbecilere direniyor, içeri girip pistleri işgal etmek için yükleniyor. Çaresiz kaldılar. Çaresizlikleri belli. Milleti yıldıramayacaklarını anladılar. Havaya ateş attılar.

Kimse kaçmadı. Uyuyan imanımız uyandı. Daha coşkulu protestolar başladı; hırçınlıkla tepkiler büyüdü.

Halk, ne mutlu Türk’üm diyene diye haykırdı.

Baktılar, vatandaş içeriye yürüyecek, birkaç adım geri çekildiler.

Bir hain bağırdı:

“Emir komuta bende, ateş serbest!”

Yaylım ateşi açtılar, halkı çatır çatır taradılar. En ön saftayız, hâliyle yaralandım, vurulan düştü. O esnada sağ bacağımdan kurşunu yedim, ayağım boşta kaldı ve yere düştüm.

Resmen taradılar. Mermiler kimin koluna kiminin kafasına kiminin ayağına kiminin göğsüne saplandı.

Yaralı, yaralının yardımına koştu. Yardım için telefonlara sarılan oldu.

Bağırdılar:

“Sakın telefon etmeyin, edeni vururuz!”

Karanlık, nereye düştüğümü göremiyorum. Başımı kaldırıp bakayım, dedim. Topuğuma bir mermi daha sıktılar. Kelime-i şahadet getirdim. Bizi öldürecekler diye düşündüm. Hiç değilse başımı koruyayım da başım dağılmasın diye ellerimi başıma kapadım.

O esnada üstüme insanlar düşmeye başladı. Vurulan üstüme düşüyor ve kalkmıyor. Şuurum yerinde. Elimi kurşun yarasına uzattım. Çeşme kurnası gibi kan akıyor. Kan kaybından gideceğimi düşündüm. O sırada başımdaki asker gitti. Besmele çektim. Kendimi sıyırarak üstümdeki insanlardan kurtardım. Sürünmeye başladım. Kollarım yara oldu. 70-80 metre süründüm. Bir ağacın arkasına kadar. Geriye baktım, millet yere serilmiş. Ateş ediyorlar acımasızca. Kurtulan var mı diye arkadaşları aradım. Cevap yok.

Kendi kendime isyan ettim:

“Ya bunlar kimin askeri? Niye kendi milletine ateş ediyor? Darbe gördük ama böylesini görmedik…Aman ya Rabbim!..

Bir yaşlı teyze yanımdan geçti. Kanlar içinde. Feryad ü figan ediyor, şuurunu kaybetmiş vaziyette:

“Allah’ım, yavrularım gitti, kuzularım gitti, vatanım gitti, evladım gitti!”

“Teyze yat! Ateş ediyorlar! Seni vuracaklar!..”

Teyze ateş hattından uzaklaştı. Oradan nasıl çıkacağımı düşünmeye başladım. Gitsem arkadaşlarım kalacak, onları aramaya koyulsam vuracaklar. Yere de basamıyorum… Kemeri çıkarıp yarayı sarmaya karar verdim. Yaralı biri, oradan uzaklaşırken elindeki bayrağı düşürdü. Bayrağı aldım, ey güzel bayrağım, benim kanımla da sulanacakmışsın, dedim. Yarayı sardım. Kanı bir nebze durdurdum. Hâlâ şuurum yerinde. O kadar kan kaybından sonra yaşamak mucize.

“Allah’ım sen beni yaşatacaksın ama bari vatan elden gitmese…”

Kendimi toparlayıp kalkmaya çalıştım. Çok zor bir geceydi. Kalktım ama araca kadar gidemedim. İki ayağımdan da vurulmuşum, ayaklarımda şarapnel parçaları. Daha sonra fark ettim ki kurşunlar birçok yerden derimi sıyırmış.

“Yaralıyım, koşun, yetişin!..”

Ateş hattı, kimse yaklaşamıyor. Yola barikat kurmuş olan kamyonculardan biri geldi. Baktım Mustafa Lalahan, beni tanıdı. Belediyede kamyon şoförü. Koşarak geldi. “Dayım vurulmuş.”dedi.

-Beni çabuk bir arabaya bindir!.. Hastaneye yetiştir!..

-Dayı barikatları yıkmamız lazım.

-Yık.

Gözü karalık yaptı, beton barikatın üstünden kamyonu atlattı. Onlarca kamyonun arasından geçtik, Kazan Devlet Hastanesi’ne geldik.

-Dayı ne yapacağız? Benim küçük çocuğum var.

-Korkma yavrum, bu vatan sahipsiz değil. Metin olacağız. Allah’ın izniyle sahip çıkacağız. Ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz. Bu devlet bir gecede bitecek devlet değil.

Hastanenin önüne geldik. Mahşer yeri. Kazan halkının yarısı orada. Arabanın kapısını açar açmaz beni aldılar, içeriye taşıdılar. İçeri girince afalladım. Sanki mezbahane. Her taraf kan, yaralılar, ağlayanlar, çığlık atanlar…

“Oğlum!.. Kocam!… Yavrum!.. Evladım!..”

İnsan çığlıklar arasında kendisini kaybeder.

-Bende bir şey yok, dedim. Şu insanlara yardım edin!

-Abi öyle deme! Senin yaran da fena!..

O feryad ü figanlar insanı öldürür.

Beni bir odaya aldılar. Pansuman yapıp yaralarımı sardılar. Halk da yardımcı oldu.

Doktorların çoğu izinli, yaz… Benimle uğraşan doktorlara:

“Beni bırakın, daha ağır hastalar var, onlara bakın!”

-Hepinize bakacağız!

O arada, senin durumun ağır, başka bir hastaneye götürelim, dediler.

Bahçeye çıktık ki her taraf ambulans. Başhekim Uğur Yılmaz her tarafı aramış ve oraya ambulans yığmış. Allah razı olsun. Çok duyarlı bir insan. Öyle bir gayret olmasaydı kan kaybından birçok yaralı ölürdü.

Ambulanslar, yaralıları Ankara’nın öteki hastanelerine taşıdılar. Beni bir ambulansa attılar, bir kişi daha alın, dedim. Bir yaralı daha aldık. Keçiören Devlet Hastanesi’ne gittik. Hastanede bir odaya yerleştirdiler. Doktor yok, ağrılarım çoğaldı, canım yanmaya başladı. Feryat ettim:

“Nerden buranın doktoru? Bize niye bakmıyorlar?”

Sesi duyan gelip bakıyor, perdeyi çekip gidiyor. Doktor sabahleyin geldi, film çektirdi. Yorgan diker gibi ağır yaralı ayağımı diktiler. Öteki ayağıma bakmadı bile. Merminin birini aldılar, ötekindeki şarapneller kaldı. Alırsak sinirler yıpranır, felç olur diye almadılar.

Bir arkadaşımı aradım, vuruldum, gel, beni buradan al, dedim.

Arkadaşım geldi, evrakları aldık. Kimse gitme falan demedi. Eve geldim.

Eve geldiğim zaman eşimin yüzündeki üzüntüyü anlatamam. Ona, iyiyim, bir şeyim yok, dedim.

-Nasıl iyisin? Her tarafın kan içinde.

-Ben iyiyim.

Dinlenmek için odaya çekildim. Eşime, televizyonu aç, memleket ne vaziyette, öğreneyim, dedim.

Birçok yerde operasyonlar hâlâ devam ediyordu. İstanbul’daki teröristler ele geçirilmiş. Ankara kritik. Sonraki saatlerde Ankara’da kurtuldu, büyük sevince boğuldum.

Birkaç gün içinde ayağım şişti, yaralar iltihaplandı. Şarapnel parçaları varmış. Hanım, sağ olsun, kendi yöntemleriyle iltihabı aldı. Bu sefer de ayağımda kanama başladı.

Hanıma, ayakkabıyı getir, dedim. İyice kontrol ettim, ayakkabının köselesine baktım, oradan mermi girmiş, ayakkabı derisinin pisliğini ayağıma sokmuş, iltihaplanma sebebi mikroplar.

Evden çıktım, Gata’ya geldik.

Doktor ne dese beğenirsiniz?

-Sen MİT’çi misin? Özel harekâtçı mısın?

-Ya sen ne diyorsun? Ben hastayım… Yaramı sormak yerine başka şeyler soruyorsun.

-Size de soru sorulmuyor diye söylendi.

Gitti bir kitap getirdi, size bakamayız, randevu istiyorsanız birkaç ay sonra sıra gelir, dedi.

Doktorun Fetöcü olduğunu sonradan öğrendik. İyi ki almamışlar. Kazan Devlet Hastanesi’ne geldim. Burada yeniden ameliyat oldum, tedavilerim yapıldı. Hepsinden Allah razı olsun.”

İri yapılı, cesur ve fedakâr gazi Fatih Uzar, başından geçenleri anlatırken o ıstırap dolu anları yeniden yaşadı, yüz hatları gerildi, gözleri nemlendi. Zaman ayırıp başından geçenleri anlattığı için teşekkür ettim.

 

PAYLAŞ

YORUM YAP