TUZ BUZ OLAN HAYALLERİM

0

HALA PSİKOLOJİK TEDAVİ GÖRÜYORUM

Kahramankazan Gazisi Cafer Akın’ın anlattıkları yürek parçalayıcı idi. Onunla Şehit Yakınları ve Gaziler Derneğinde tanıştım. Enli yüzlü, sakallı, tombuldu, vücudu baya kiloluydu. Vurdum duymaz biri gibiydi fakat anlattıkları yüreğimi kanattı. Peçenek köylü olan 39 yaşındaki, taşeron işçi, 3 çocuk babası Gazi Cafer Akın dost canlısı çıktı.  Dernekte oturmuş sohbet ediyorduk. Konu döndü dolaştı 15 Temmuz gecesine geldi. O gece Akıncı Üssü’ne gitmişti. Olayların nasıl geliştiğini sordum, anlatmaya başladı:

“Hocam cuma günü malum, hava sıcak. Çocukları da aldım Kazan’a on km uzaklıktaki Peçenek’e gittik. Akşam yemeğini kırda yiyelim diye bir şeyler aldık. Yemeği yedik, yatsı okundu. Kayınbirader aradı, İstanbul’da köprüyü asker tutmuş, haberin var mı diye sordu. Belediyede sosyal medya sorumlusuydum, onun için bana soruyor.

-Hâlâ sosyal medya sorumluluğun devam ediyor mu?

-Yok. Bir yıldır tedavi görüyorum, psikolojik tedavi alıyorum. Travmaları anlatamadım. Belediyedeki işi bıraktım.

İnternete baktım, bir şey göremedim. Çay içiyorduk. Toparlandık, alelacele yola düştük, çocukları eve bıraktım. Telaşe ile belediyenin önüne geldim. Orada Gazi Serkan Tuna ve bazı arkadaşlarla buluştuk. Beklemeye başladık.

Bu arada başbakanın açıklamalarından askeri bir kalkışma olduğunu öğrendik. Cumhurbaşkanımızın hava limanlarına ve meydanlara çağıran mesajını duyunca halk sokağa aktı. Meydanda toplanan 8-10 otobüs insanı hava alanına gönderdik.

O sırada bir mesaj geldi. Darbenin merkezi Akıncı Üssü idi, oraya gitmeliydik. Serkan Tuna, İbrahim, Ahmet ve ben bir arabaya bindik, Akıncı Üssü’ne gittik. Oraya ulaştığımızda 8-9 kişi idik. Bizi görünce havaya ateş ettiler. Korkutup geri döndürmek istiyorlardı.

Aldırmadık.

Belediye meclisi üyelerini aradık ve durumu haber verdik. Esenboğa Havaalanı’na gidenleri aradık, Akıncı Üssü’ne gelmelerini istedik. Bir süre sonra millet yığılmaya başladı, vakit geçtikçe kalabalık arttı.

Sosyal medyadan, buradan kalkan uçakların Ankara’da çeşitli yerleri bombaladığını öğrendik. Milletin tepkisi arttı. Nizamiyedeki askerlerle halk arasında tartışmalar başladı.

Serkan, ben, arkadaşlar sorduk:

-Neden uçak kaldırıyorsun? İhanet etmeyin, halkı bombalamayın.

Karşımızda bir düzine asker var. Bir kısmının yüzü kamuflajlı. Ellerinde otomatik silahlar. Elinde megafon olan rütbeli biri bize cevap verdi:

-Kuzey Irak’taki terör üslerini bombalamak için kalkıyor. Halk ile bir ilgisi yok.

-Yalan söylemeyin! Gölbaşı Polis Özel Harekât Merkezi bombalanmış. 50 şehit var.

-Yanlış bilgi, öyle bir şey yok.

Tartışmalar uzun süre devam etti. Bizi korkutup uzaklaştırmak için birkaç defa havaya ateş ettiler. Gece ilerledikçe endişeler arttı. Uçaklar kalktıkça milletin sinirleri gerildi. Uçak kalktıktan 15 dakika sonra Ankara’da bir yerin bombalandığı haberi geliyordu.

Tekbirler alındı, onu bağrışmalar takip etti:

“Yürüyelim, içeri girelim, uçak kalkışını önleyelim!”

Ak Parti ilçe başkanı Ali Yıldıztepe yatıştırıcı konuşmalar yaptı. Belediye meclisi üyesi Derya Ovacıklı halkı teskin edici sözler söyledi.

Eli hoporlörlü subay heyecanlanan ve nizamiyeye doğru yürüyen halkı durdurmak için konuşmalar yaptı:

“Sizin de çoluk çocuğunuz var, bizim de. Taşkınlık yapmayın. Yere oturun, kalkmayın, uzaklaşın!”

Konuşmalar bir dereceye kadar etkisini gösteriyordu. Halkın bir kısmı yere oturdu.

Saat dörde doğru iki uçak daha kalktı. Milletin sigortası attı.

“Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber!”

“Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber!”

“Yürüyelim arkadaşlar!”

İtişip kakışmalar başladı. Yer yer sözlü sataşmalar oldu.

Motosikletli bir adam geldi.

“Emir komuta bende. Ön taraf çekil! Doldur, boşalt! Atış serbest!”

Silahlar patladı. En önde idim. Silah takırtıları kulağıma doldu.

Gök ekini biçer gibi milleti biçtiler. Herkes yere serildi.

Karanlık, feryatlar, yardım çağrıları…

Kan kokusu burnuma doldu, ölüm kasveti ruhumu sardı.

Sol ayak tarak kemiklerim parçalanmış. Sızı hissettim. Etraftan şahadet sesleri duydum, şahadet getirdim. Ayağıma 15 tane şarapnel saplanmış. O an pek hissetmedim ama sonraki günler çektiğim acılar… Dört kere ameliyat geçirecektim.

Ateş kesilince imdat çağrıları başladı.

“Ölüyorum, hakkınızı helal edin!” diyerek vedalaşanlar…

“Su verin Allah aşkına!..”nidaları…

Yürek parçalayan iniltiler…

Sürünerek oradan uzaklaştım. Bir arabaya atıp hastaneye getirdiler. Ameliyat oldum. Günlerce uyuyamadım. Uyku ilacı verdiler. Günlerce…

Ameliyatlardan sonra doktorlar % 60 iş göremez raporu verdi. Malulen emekli oldum.

O dehşet dakikalarını hatırladıkça hâlâ uykularım kaçar. Öyle bir vahşete ihtimal vermiyordum, bizim askerimiz bize ateş etmez diye düşünüyordum. Havaya ateş ederler, korkutmak için bunu yaparlar düşüncesindeydim. Hayallerim tuz-buz oldu. Asker bizim değilmiş. Bu adamlara kim bizim askerin üniformasını giydirdi, o silahları ellerine kim tutuşturdu, bu nasıl bir ihanet, bir türlü çözemedim. Orada kadın, kız, ihtiyar, genç her yaştan insan vardı. İnsan böylesine nasıl merhametsiz olabilir, aklım almıyor.

Cafer Bey doluktu, sesi titredi, eliyle enli yüzünü perdeli. Söyleyecekleri bitmiş gibi davrandı.

İri gövdesinden beklenmedik bir çeviklik ile kalktı, yüzünü yıkamaya gitti.

Sözün bittiği yerdeydik. Duygular kelimelerden daha etkili anlatıyordu vahşeti. Bütün Türkiye’nin yaşadığı vahşi travmayı anlatıyordu Gazi Cafer. İhaneti, vahşeti, acımasızlığı, vampirliği, satılmışlığa anlatacak kelimeler bulamıyordu. Yüzünü yıkayıp döndükten sonra sustu.

Bir süre sessiz sedasız oturduk. Kelime hazinemizin tamamen tükendiğini, Cafer Bey’in konuşmaya mecali kalmadığını anlamıştım. Vedalaştık.

 

PAYLAŞ

YORUM YAP