Etiket Arşivi: şiir

Güldeste- En Güzel Şiirler

 

 

 

           ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM                      Mehmet Akif ERSOY

           

            Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.

            Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

                        Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.

                        -Boğamazsın ki…        -Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

            Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam,

            Hele hak namına haksızlığa ölsem de tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

                        Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.

                        Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

            “Adam aldırma; geç, git.” diyemem aldırırım;

            Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar, kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım, amma severim mazlumu;

            İrticanın şu sizin lehçedeki manası bu mu?

                                               Mehmet Akif Ersoy

 

BİR GECE

On dört asır evvel yine böyle bir geceydi

Kumdan, ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.

Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki  bekleşmedelerdi.

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabii,

Bir kerre zuhur ettiği çöl, en sapa yerdi.

Bir kerre de mamure-i dünya, o zamanlar

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.

Fezvâ bütün  âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.

 

Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi.

Bin nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki zeval aklına gelmezdi, geberdi.

Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna serdi.

Dünya neye sahipse onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet…

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE


Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hüdâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme.” dedi.
Âsım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek.
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe.” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır.” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

FETİH MARŞI                                          ARİF NİHAT ASYA

 

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek…

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek!

Yürü, hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Sen de geçebilirsin yârdan, anadan, serden…

Senin de destanını okuyalım ezberden.

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

   Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın…

   Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Yüzünü çarpmak gerek, zamanenin fendini!

Göster, kabaran sular nasıl yıkar bendini!

Küçük görme, hor görme delikanlım kendini!

     Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;

     Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;

Şu mihrab Sinanüddin, şu minare Sinan’dır;

Haydi artık uyuyan destanını uyandır:

         Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın?

         Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Delikanlım işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan…

      Sen ki burçlar bayrak olacak kumaştasın;

      Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bırak, bozuk saatler yalan, yanlış işlesin!

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…

    Yürü, hâlâ ne diye kendinle telaştasın?

     Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!…      

DUA                                                   ARİF NİHAT ASYA

 

Biz, kısık sesleriz… Minareleri,

Sen ezansız bırakma Allah’ım!

Ya çağır şurda bal yapanlarını,

      Ya kovansız bırakma Allah’ım!

Mahyasızdır minareler… Göğü de

Kehkeşansız bırakma Allah’ım!

      Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

      Müslümansız bırakma Allah’ım!

Bize güç ver… Cihad meydanlarını,

Pehlivansız bırakma Allah’ım!

      Kahraman bekleyen yığınlarını,

      Kahramansız bırakma Allah’ım!

Bilelim hasma karşı koymasını,

Bizi cansız bırakma Allah’ım!

      Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

      Müslümansız bırakma Allah’ım!

Yarının yollarında yılları da

Ramazansız bırakma Allah’ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya çobansız bırakma Allah’ım!

Bizi sen sevgisizi, susuz, havasız

Ve vatansız bırakma Allah’ım!

      Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

      Müslümansız bırakma Allah’ım!..

BAYRAK                                         Arif Nihat Asya

 

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!

Işık ışık, dalga dalga bayrağım,

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım!

            Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder

            Gölgende bana da bana da yer ver.

            Günler doğmasın, sabah olmasın ne çıkar?

            Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün,

Kızıllığında ısındık.

Dağlardan çöllere düşürdüğü gün,

Gölgene sığındık.

            Ey şimdi süzgün rüzgârlarda dalgalı,

            Barışın güvercini, savaşın kartalı!

            Yüksek yerlerde açan çiçeğim,

            Senin dibinde doğdum, senin dibinde öleceğim!

Tarihim, şerefim, şiirim her şeyim!

Yer yüzünde yer beğen.

Nereye dikilmek istersen söyle!

Seni oraya dikeyim!

NAAT

Seccaden kumlardı…

            Devirlerden, diyarlardan gelen

            Göklerde buluşan

Ezanların vardı.

            Mescit mümin, mimber mümin,

            Taşardı kubbelerden tekbir,

            Dolardı kubbelere: Amin!…

                  Ve mübarek gecelerde dualarımız

                  Geri gelmeyen dualardı.

                  Geceler ki pırıl pırıl

                   Kandillerin yanardı.

            Kapına gelenler ya Muhammed,

            -Uzaktan yakından-

            Mümin döndüler kapından.

                        Besmele ekmeğimizin bereketiydi.

                        İki dünyada aziz ümmet

                        Muhammed ümmetiydi.

            Konsun yine pervazlara güvercinler,

            Hu hu’lara karışsın âminler…

            Mübarek akşamdır;

            Gelin ey Fatihalar, Yasinler!…

                        Şimdi seni ananlar

                        Anıyor ağlar gibi…

                        Ey yetimler yetimi,

                        Ey garipler garibi!

                        Düşkünlerin kanadıydın,

                        Yoksulların sahibi…

                        Nerde kaldın ey Resul!

                        Nerde kaldın ey Nebi!

            Günler ne günlerdi ya Muhammed,

            Çağlar ne çağlardı!

            Daha dünyaya gelmeden

            Müminlerin vardı…

            Ve bir gün ki gaflet

            Çöller kadardı,

            Halime’nin kucağında

            Abdullah’ın yetimi,

            Amine’nin emaneti ağlardı.

            Hatice’nin goncası,

            Aişe’nin gülüydün,

            Ümmetinin göz bebeği,

            Gözlerin resulüydün…

            Elçi geldin, elçiler gönderdin…

            Ruhunu Allah’a,

            Elini ümmetine verdin.

            Beşiğin, yurdun, yuvan

            Mekke’de bunalırsan

            Medine’ye göçerdin…

            Biz bu dünyadan nereye

            Göçelim ya Muhammed?..

                        Yeryüzünde riya, inkâr, ihanet

                        Altın devrini yaşıyor.

                        Diller, sayfalar, satırlar

                        Ebûlehep öldü diyorlar.

                        Ebûlehep ölmedi ya Muhammed,

                        Ebûcehil kıtalar dolaşıyor…

            Neler duydu şu dünyada

            Mevlid’ine hayran kulaklarımız!

            Ne adlar ezberledi ey Nebi,

            Adına alışkın dudaklarımız!

            Artık yolunu bilmiyor,

            Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız…

      Kâbe’ne siyahlar

      Yakışmamıştı ya Muhammed

      Bugünkü kadar…

            Haset gururla savaşta.

            Gurur Kafdağı’nda derebeyi.

            Onu da yaralarlar kanadından

            Gelse bir şefkat meleği…

            İyiliğin türbesine

            Türbedar oldu iyi.

            Vicdanlar sakat

Çıkmadan yarına,

İyilikler getir, güzellikler getir

Adem oğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir.

Fethedemedik ya Muhammed

Senelerdir…

Ne doğruluk, ne doğru,

Ne iyilik, ne iyi…

Bahçemde en güzel dal

Unuttu yemiş vermeyi…

Günahların kursağında

Haramların peteği…

Bayram yaptı yabanlar

Semave’yi boşaltıp

Save’yi dolduranlar…

Atını hendeklerden bir atlayışta

Aşırdı aşıranlar.

Ağlasın Yesrip,

Ağlasın Selmanlar!…

Gözleri perdeleyen toprak

Yüzlere serptiğin topraktı.

Yere dökülmeyecekti ey Nebi,

Yabanların gözünde kalacaktı.

Konsun yine pervazlara güvercinler,

Hu hu’lara karışsın âminler…

Mübarek akşamdır,

Gelin ey Fatihalar, Yasinler…

Ne oldu ey bulut,

Gölgelediğin başlar!

Hatırında mı ey yol,

Bir aziz yolcuyla

Aşarak dağlar taşlar,

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar…

Uçsuz bucaksız çöllerde

Yine izler gelenlerin,

Yollar gideceklerindir.

Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil,

             Peygamberlerindir, meleklerindir…

            Örümcek ne havada, ne suda, ne yerdeydi,

            Hakkı görmeyen

            Gözlerdeydi.

Şu kuytu cinlerin, perilerin yurdu mu?

Şu yuva ki bilinmez

Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?

Kuşlarını bir sabah

Medine’ye uçurdu mu?

Ey Abva’da yatan ölü!

Bahçende açtı dünyanın

En güzel gülü!

                Hatıran uyusun çöllerin

   Ilık kumlarıyla örtülü.

Dinleyene hâlâ

Çöller ses verir.

Yâ leyl susar,

Uğultular gelir.

Mersiye okur Uhut,

Kaside söyler Bedir.

Sen de bir hac günü,

Başta Muhammed, yanında Ebûbekir,

Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü

Destan yap ey şehir!..

 Ebûbekir’de nur, Osman’da nurlar

            Kureyş uluları, karşılarında

            Meydan okuyan bir Ömer bulurlar!

            Ali’nin önünde kapılar açılır,

            Ali’nin önünde eğilir surlar…

            Bedir’de, Uhut’ta, Hayber’de

            Hakkın yiğitleri şehit olurlar…

            Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı,

            Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı…

Konsun yine pervazlar güvercin,

Hu hu’lara karışsın âminler…

Mübarek akşamdır,

Gelin ey Fatihalar, Yasinler…

Vicdanlar sakat çıkmadan

Ya Muhammed yarına,

İyileklerle gel, güzelliklerle gel

Âdem oğullarına!…

Yüreklerden taşsın

Yine imanlar!

Itri bestelesin Tekbir’ini,

Evliya okusun Kur’anlar!

Naat’ını Galip yazsın,

Mevlid’ini Süleymanlar…

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinanlar!

Çarpılsın hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel ey Muhammed bahardır!

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır.

Hacdan döner gibi gel,

Miraçtan iner gibi gel!

Bekliyoruz yıllardır…

Bulutlar kanat, rüzgâr kanat,

Hızır kanat, cibril kanat…

Âyetlerin ezber bilen

Yapraklar kanat…

Açılsın göklerin kapıları,

Açılsın perdeler kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar,

Dizilsin yollarına

Yetimler, günahsızlar!

Çöl gecelerinde yanık

Türküler yakan kızlar,

Sancağını saçlarıyla dokusun!

Bilal-i Habeşi sustuysa

Ezanlarını Davut okusun!..

            Konsun yine pervazlara güvercinler,

            Hu hu’lara karışsın âminler…

            Mübarek akşamdır,

            Gelin ey Fatihalar, Yasinler!..

ARİF NİHAT ASYA  (1904-1975)

           YİĞİTLER

 

         Nerde o yiğitler ki hür

            Sesi dünyayı bürür.

            Dur, dese kalpler durur,

Yürü dese dağlar yürür.

 

 

KÜÇÜK HANIM                                          Yavuz Bülent Bakiler

Türkü söyler gibi konuşur küçük hanım

Dağılır yüzüne saçları.

Gelincikler gibi taze ve güzel,

Serçeler gibi uçarı…

Çıksa sokağa biraz, sevdalıları

Dolaşır solunda sağında.

Kolay kolay beğenmez kimseleri

Ufacık burnu Kaf Dağında.

Sıcaktan soğuğa girmez elleri

Bin bir türlü işve, bin bir türlü naz.

Yormaz güzel gözlerini dünyada küçük hanım

Gazete bile okumaz.

Moda dergilerinde bulur kendini
en pahalı kumaşları düşünür.
Yaşamak: Giyinmek demektir onca.
Mutluluk: Yaprakları pırlanta bir güldür.

Bir şey anlatılsa Anadolu’dan

Değişir birden yüzü.

Melodiler yarım kalır dudaklarında

Ne oyunumuzu sever ne türkümüzü.

Bir beyaz martı gibi çırpınır durur

Denizin koynunda her yaz.

Hani İstanbul olmasa, altın kumlar olmasa

Dünyada yaşayamaz.

 

Küçük Hanımın Hayalleri

 

Uzanır yatağına yorgun

Gülümser gözleri kapalı…

Boğaz’da iki katlı bir ev düşünür.

Güvercinler gibi beyaz bir yalı.

Palmiye ağaçları olmalı bahçesinde

Çiçeklerin bin türlüsü açmalı.

Denizinde motor, kapısında araba

Biner binmez uçmalı.

Antikam mobilyalar geçirir sonra aklından

Kuş tüyünden yataklar…

İpek Acem halıları odalarında

Sofrasında altın çatal-bıçaklar…

İster ki aşçıları, hizmetçileri bile

Su içsin altın kupadan.

El pembe-gül pembe çocuklarına

Dadılar getirsin Avrupa’dan.

Ve sonra çocukları: Biri oğlan, biri kız.

Şirin mi şirin, can mı can.

Kocası? Dünyalar kadar zengin

Tunç heykeller gibi yakışıklı her zaman.

 

Küçük Hanımın Kaderi

 

Ve nihayet evlendi küçük hanım

Güzelim yüzünde çizgi çizgi gam.

Kocası ne zengin, ne halden anlar biri

Üstelik çirkin ve kaba bir adam.

Evleri şimdi Doğu’nun bir yoksul şehrindedir.

Ne dağlar yol verir ne ırmaklar su.

Kalın kara bıyıklı, kara mavzerli adamlar

Kurmuşlar dağların başında pusu…

Öksüz bir ceylan gibi her akşam

Odadan odaya dolaşıp durur.

Pencereden baksa bir yer görünmez

Sokağa çıksa söz olur.

 

Kör kandiller gibi yanar elektrikler
Sokaklarda çirkin köpekler ulur…
Gece şehir kulübüne gider kocası
küçük hanım odasında yapayalnız oturur.

Büzülür korkudan bir köşeye çaresiz.
Eski hayalleri bir biri uzaktan el eder.
İstanbul’u düşünür, altın kumları düşünür.
Sonra bel vermez dağları, yol vermez ırmakları,
Kalın kara bıyıklı adamları düşünür…
Batar avuçlarına sedeften tırnakları.
Bir şey kopan içinde bir bilinmez yerinden
Nemli bulutlar geçer, güzelim gözlerinden.

Ah bu kader demeyin, kısmet demeyin!
Anlatılamaz şimdi küçük hanımın derdi.
Her kuş dengiyle uçardı, böyle olmazdı.
Küçük hanımlar bilselerdi.

 

 

 

 

 

 

CANIM İSTANBUL                    Necip Fazıl Kısakürek

 

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

            Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

            İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;

            O benim zaman, mekân aşıp gelmiş sevgilim.

            Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

            Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

            Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;

            Ve kovuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.

                        İstanbul benim canım;

                        Vatanım da vatanım…

                                   İstanbul,

                                   İstanbul…

 

            Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;

             Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…

            Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;

            Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…

            Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;

            Her nakışta o mana: Öleceğiz, ne çâre?

            Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;

            Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…

                                   O manayı bul da bul!

                                   İlle İstanbul’da bul!

                                   İstanbul,

                                   İstanbul…

 

        Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;

        Çamlıca’da yerdedir, göklerin derinliği.

            Oynak sular yalının alt katında misafir;

            Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

            Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar;

            Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…

            Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?

            Cumbalı odalarda inletir “Kâtibim”i…

                                   Kadını keskin bıcak,

                                   Taze kan gibi sıcak.

                                   İstanbul,

                                   İstanbul…

 

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
 Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
  Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu;
 Adada esen rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
  Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından,
  Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
            Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyâr;
            Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…
                         Gecesi sümbül kokan,
                        Türkçesi bülbül kokan
                        İstanbul,
                        İstanbul… (1963)         

 

             AYNALAR YOLUMU KESTİ        Necip Fazıl Kısakürek

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvî mahkeme!

Acı, hapsettiğim sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim,

Kutsî  emaneti yedim, bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vâde;

Dişlerinde köpek nefsin irade.

Günah, günah; hasad yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu dünyaya indirsem kepenk;

Gözyaşı döksem Nuh Tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan.

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

         SAKARYA TÜRKÜSÜ          Necip Fazıl Kısakürek

         İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

            Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

            Her şey akar: Su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

            Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş büyük, küçük kainata;

Şu çıkan buluta bak, şu inen suya inat!

            Lâkin Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

            Kurşundan bir yük vurulmuş, köpükten gövdesine:

Çatlıyor,yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya! Kim demiş suya vurulmaz perçin?

            Rabbim isterse sular, büklüm büklüm burulur,

            Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah Sakaryam! Sana mı düştü bu yük?

Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

            Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya!

            Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.

Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal.

            Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

            Ve ayrılık: anneden, vatandan, arkadaştan.

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek anı bu an;

Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

            Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu?

            Hanı ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin cömert Nil, yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

            Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

            Bulur mu deli rüzgâr, o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

            Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,

            Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan; üç beş damla kan; ırmak; üç beş damla su.

Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu.

            Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

            Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl;

Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!

            Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun,

            Divanesi ikimiz kaldık Allan yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

            Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

            Aldırma böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, son peygamber kılavuz!

            Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..

 

 

KALDIRIMLAR

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi, bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, iki yoldaş uyanık;

Biri benim, diğeri serseri kaldırımlar.

 

İçimde damla damla bir korku birikiyor,

Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler…

Üstüme camlarını hem simsiyah dikiyor;

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler…

 

Kaldırımlar; çilekeş yalızların annesi…

Kaldırımlar; içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar; duyulur, ses kesilince sesi;

Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.

 

Bana düşmez can vermek, sıcacık bir kucakta;

Ben kaldırımların emzirdiği çocuğum.

Aman sabah olmasın, bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum…

 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;

İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.

Tak, tak… Ayak sesimi aç köpekler işitsin;

Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları…

 

Uzanıverse gölgem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar, alnımdan bu ateşi…

Dalıp kaldırımlar kadar esrarlı bir uykuya;

Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi…

 

KALDIRIMLAR    2

Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,

Etinle, kemiğinle sokakların malısın.

Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,

Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

 

Fahişe yataklardan kaçtığım günden beri,

Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında.

Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;

Onun taşı erimiş, senin kafatasına.

İkinizin de en eş, ne arkadaşınız var;

Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.

Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;

Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur;

Ne senin anladığın kadar kaldırımları…

 

KALDIRIMLAR  3

 

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime, der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

           

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde, soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan…

           

 

            BU VATAN KİMİN?              Orhan Şaik GÖKYAY

 

            Bu vatan toprağın kara bağrında

            Sıradağlar gibi duranlarındır.

            Bir tarih boyunca onun uğrunda

            Kendini tarihe verenlerindir.

            Tutuşup kül olan ocaklarından,

            Şahlanıp köpüren ırmaklarından,

            Hudutlarda gaza bayraklarından,

            Alnına ışıklar vuranlarındır.

            Ardına bakmadan yollara düşen,

            Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,

            Huduttan hududa yol bulup koşan,

            Cepheden cepheyi soranlarındır.

            İleri atılıp sellercesine,

            Göğsünden vurulup tam ercesine,

            Bir gül bahçesine girercesine,

            Şu kara toprağa girenlerindir.

            Tarihin dilinden düşmez bu destan.

            Nehirler gazidir, dağlar kahraman.

            Her taşı bir yakut olan bu vatan,

            Can verme sırrına erenlerindir.

            Gökyay’ım ne desem ziyade değil,

            Bu sevgi bir kuru ifade değil.

            Sencileyin hasmı rüyada değil,

            Topun namlusundan görenlerindir.

        BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK                    YUNUS EMRE

 

Biz dünyadan gider olduk 

Kalanlara selâm olsun. 

Bizim için hayır dua 

Kılanlara selâm olsun. 

 

           Ecel büke belimizi,

                   Söyletmeye dilimizi,

                   Hasta iken halimizi

                   Soranlara selâm olsun.

            

      Tenim  ortaya açıla,

      Yakasız gömlek biçile.

      Bizi bir asan veçhile

      Yuyanlara selâm olsun.

 

           Selâ verile kastımıza

           Gider olduk dostumuza

           Namaz için üstümüze

Duranlar selâm olsun.”

 

Yunus söyler iş bu sözü,

Yaş dolmuştur iki gözü.

Bilmeyen ne bilsin bizi,

Bilenlere selâm olsun.

GELİN TANIŞ OLALIM                        Yunus EMRE

Gelin tanış olalım,

İşi kolay tutalım.

Sevelim, sevilelim;

Bu dünya kimseye kalmaz.

Ben gelmedim davi (kavga) için

Benim işim sevi için

Dost evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.

Gönül Çalab’ın (Allah) tahtı

Çalap gönüle baktı.

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise.

            Bir kez gönül yıktın ise

            Bu kıldığın namaz değil.

            Yetmiş iki millet dahi

            Elin yüzün yumaz  (yıkamaz) değil.

            Elif okuduk ötürü,

            Bazar eyledik götürü.

            Yaratılanı hoş gör,

            Yaratandan ötürü.

            ŞOL CENNETİN IRMAKLARI         YUNUS EMRE

Şol cennetin ırmakları

Akar Allah deyu deyu

Çıkmış İslâm bülbülleri

Öter Allah deyu deyu.

            Salınır Tuba dalları

            Kur’an okur hem dilleri

            Cennet bağının gülleri

            Kokar Allah deyu deyu.

Kimler yeyip kimler içer

Hep melekler rahmet saçar

İdris Nebi hulle biçer

Sübhanellah deyu deyu.

            Hakka âşık olan kişi

            Akar gözlerinin yaşı

            Pür-nur olur içi dışı

            Söyler Allah deyu deyu.

            Hep nurdandır direkleri

            Gümüştendir yaprakları

         Uzandıkça budakları

            Biter Allah deyu deyu.

 

                        Yunus Emre’m var yarına

                        Koma bugünü yarına

                        Yarın Hakkın divanına

                        Varam Allah deyu deyu.       

 

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

MADDE VE KUVVET

        

Gövdeler, varsa gönülden alır cevherini;

            Yürek olmazsa bilekler çekemez hançerini.

            Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,

            Kaybeden zümreler Allah’ını, peygamberini.

         NİYAZ

Bana ilhamını bahşet ki İlâhî bir gün

Seni bulsun sana takdime değer incilerim.

Ben, ne sultanlara şair, ne de şairlere şah;

Tanrılar Tanrısı’na şair olmak dilerim.

SONSUZ RÜYA

        

         Ezelî varlığa candan vurulan âşıklar,

            Ses alır tâ ötesinden ebedî dünyanın.

            Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,

            Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rüyanın.

         HAMD Ü SENA

            Ne ki mevcud ise âlemde, güzel, doğru, iyi;

            Arayan  fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyi,

            Bize bahşetmiş olan Hazret-i Rahman’a şükür.

            O büyük Rabbe şükürler ki ayak bastığımız

            Yeri halk etti barınsın diyerek varlığımız;

            Ve yer üstünde hayalin cereyanınca uzun,

            Serdi gök kubbeyi seyranı için ruhumuzun.

            O büyük Rab  ki ışıklar yakıyor göklerde,

            Lûtfunun feyzini görsün diye insan yerde,

            En büyük nimete hamd, en küçük ihsana şükür.

            O büyük Rab ki dalâlet yolu düşkünlerine

            Ben gazûbum diye seslendi derinden derine;

            Ve meleklerle kitap indirerek her yandan,

            Yine yol çizdi halâs etmek için şeytandan…

            Sayısız cürme bedel sonsuz inayetlere hamd,

            Ve bu hizmetle celil ettiği Peygamber’e hamd,

            Gökyüzünden yere indirdiği Kur’an’a şükür.

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

 Bir dakika araba yerinde durakladı. /

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar.

 Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.

Gidiyorum gurbeti gönlümde duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık,

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık.

 Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

 Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,

 Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

 Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgarların saçına  

Asıldı arabamız bir dağın yamacına,

 Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince,

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince.

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni devamlı çekiyordu kendine,

 Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine

Ne civarda bir koy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali.

Ara sıra geçiyor, bir atlı iki yayan,

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan.

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

 Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,

 Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. 

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu.

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

 Bir kenarda göründü beldenin viran hanı..”

Bir dostumun söylediği, herkesin de bildiği:

“Yollar çoğaldı artık yolcular buldu vaha,

 Yolcular gitmese de yollar gider Allah’a!”  

                                                           Ziya Osman SABA

         İYİLİK

         Sabah. Ah, şükrederek çıkmak geceden;

            Ayak bastığım kıyı, yeniden doğuş.

            Sabah… Beliren evim, bahçeler ve sen;

            Henüz uyuyan dallar, havalanan kuş…

            Bu sabah bilmiyorum bu kırlar nere,

            Çamlardan çimenlere dökülen sükûn,

            Bana geçen ömrümü söyleyen dere,

            Sessizce yaşamayı öğreten koyun.

            Bir yol başlıyor gibi, ümitli, rahat.

            Tanrı’m, bu sabah içim senin eserin:

            İyilik, teselliler, merhamet, şefkat…

            İçime de bir sabahın, o kaar serin…

                                                           Ahmet Hamdi Tanpınar

                BURSA’DA ZAMAN

Bursa’da eski bir cami avlusu

Küçük şadırvanda şakırdayan su,

Orhan zamanından kalma bir duvar,

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar,

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden,

Sanki bir hatıra serinliğinden:

Ovanın yeşili, göğün mavisi

Ve mimarilerin en ilâhisi.

Bir zafer müjdesi burda her isim,

Yekpare bir anda gün, saat, mevsimi,

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın,

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Çınlıyor bu eski zaman vehmiyle…

Gümüşlü: Bir fecrin zafer aynası.

Muradiye: Sabrın acı meyvası.

Ömrünün timseli beyaz Nilüfer,

Türbeler, camiler, eski bahçeler,

Şanlı menkıbesi binlerce erin,

Sesi arşa çıkan hengâmelerin

Nakleder yadını gelen geçene.

Bu hayalde uyur Bursa her gece,

Her sabah onunla uyanır, güler,

Gümüş aydınlıkta serviler, güller,

Serin hülyasıyla bahçelerinin.

Başındayım sanki bir mucizenin,

Su sesi ve kanat şakırtısından

Billûr bir âvize Bursa’da zaman.

Yeşil Türbe’sini gezdim dün akşam,

Duyduk bir musiki gibi zamandan,

Çinilere sinmiş Kur’an sesini

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlanmış buldum tebessümünle.

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu

Bu hayal içinde… Ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya, bu âhenk.

Bir ilâh uykusu olur elbette

Ölüm, bu tılsımlı ebediyette

Belki de rüyası eski cedlerin

Beyaz bahçesinde su seslerinin.

                   Necmeddin Halil Onan

BİR YOLCUYA

 

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun solunda

Gördüğün bu temsek Anadolu’nda,

İstiklâl uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek koparken büyük zelzele,

Son vatan parçası geçerken ele,

Mehmed’in düşmanı boğduğu sele,

Mubarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin

Yaptığı bu tümsek; amansız, çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

DUA                     Orhan Seyfi Orhon

Ulu Tanrı’m, şu karanlık yolları

Bizi sana ulaştıran yollar et.

İhtirasla kilitlenmiş kolları,

Birbirini kucaklayan kollar et!

Muhabbetin gönlümüzde hız olsun;

Güttüğümüz Hak yolunda iz olsun;

Önümüzde uçurumlar düz olsun;

Yolumuzda dikenleri güller et!

Dalâlette bırakıp da insanı,

Yapma arzın en canavar hayvanı!

Unutturma doğruluğu, vicdanı,

Bizi sana lâyık olan kullar et!

Cahit Sıtkı TARANCI

ALLAH’I BEKLERKEN

        

         Bilirim ne yapsam hata,

            Yanlış attığım her adım,

            Ellerim elma dalında,

            Âdem’le Havva ecdadım.

            Belli ne birdir ne iki;

            Günahım başımdan aşkın.

            Ya Rab, sen de bilirsin ki

            Bir sen varsın bana yakın.

            Yaşaran gözlerime bak,

            Ben yalan söylemek bilmem.

            Her şeyim güneşte çıplak;

            Nedamet bende cehennem.

            Ben ne geceleyin yıldız,

            Ne kelebeğim gündüzün.

            Bana ben gibi riyasız

            Yüzün gerek ya Rab,yüzün!

            Boş değil ettiğim niyaz,

            Hâlden bilmiyor kimseler.

            Dost mu, düşman mı tanınmaz,

            Suda oynayan çehreler.

            Gitmekle bitmiyor umman;

            Sular azgın, tekne delik.

            Ah bu dağlar, ah bu duman!

            Yolunu şaşırdı geyik.

            Gün yoktur geçsin tasasız,

            Geceler dersen Kerbelâ.

            Sanırım her düşen yıldız,

            Göğsümde kopan vaveylâ.

            Merhem tutmuyor yarada,

            Kırıldı kolum, kanadım.

            Gençliğim gitti arada,

            Ah, neden sonra anladım!

            Bende senden gayri hasret,

            Değmez göz yaşı dökmeğe.

            Medet, büyük Allah medet,

            Kulunu saran geceye.

 

 

 

             ALLAH SEVGİSİ                                                         İbrahim Aladdin Gövsa
           
            Kim çıkarır sabahleyin erkenden,
            Dünyamıza ışık veren Güneş’i?
            Gece vakti denizlere serpilen
            Ay doğuyor, kim yapıyor bu işi?
                       
            Kışın kuru sandığımız fidana,
            Baharda kim yeşillikler giydirir?
            Bülbül öter, yuva yapmış ormana,
            Bu sadâyı ona âcep kim verir?
           
Annenize sizi sevmek hissini,
            Onun ruha şifa veren sesini,
            Kalbinize doğru olmak hissini…
            Kim veriyor bu şeylerin hepsini?
           
Vatan, millet ne demektir bilmeden,
            O sevgiyi kalbinize kim verdi?
            Babanızdan güzel bir şey isterken,
            Gönlünüze kim koyuyor ümidi?
 
            Akşamüstü karanlıklar içinden
            Milyonlarca yıldızı kim parlatır?
            İşte bütün bu şeyleri düşünen,
            Yapan, eden, yaratan hep Allah’tır.
           
            Hak sevgisi taşımalı vicdanlar,
            Böylelikle mesut olur insanlar.

 

SAHİBİ KİM?               İbrahim Aladdin Gövsa

Okursunuz bir kitabı,

Sahibini sorarsınız.

Gördünüz mü bir hoş yapı,

Yapan kimse ararsınız.

Sahipsiz mi yerler, gökler?

Düşününce insan anlar…

Her şey bize ispat eder:

Büyük, kadir bir Allah var.

            BİRLİK                         Orhan Seyfi Orhon

           

            İkilik yok, birlik var,

            Yalnız bunda dirlik var,

            Yalnız bundadır felâh,

            Lâilâhe illellâh!

           

            Bir aşk için gönüller

            Çarpar iken beraber,

            İkiye tapmak günah,

            Lâilâhe illellâh!

 

            Şu münafık karanlık

            Sona erecek artık,

            Sabah olacak, sabah!

            Lâilâhe illellâh!

 

            Her türlü nimet bunda,

            Beklenen cennet bunda,

            Yalnız bir din, bir ilâh,

Lâilâhe illellâh!               

           

NERDESİN                                    Ahmet Kutsi Tecer

            Geceleyin bir ses böler uykumu,

            İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?

            Arıyorum, yıllar var ki ben onu,

            Âşıkıyım beni çağıran sesin.

            Gün olur sürüyüp beni derbeder;

            Bu ses rüzgârlara karışır gider.

            Gün olur peşimden yürür beraber;

            Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?

            Bütün sevgileri atıp içimden,

            Varlığımı yalnız ona verdim ben.

            Elverir ki bir gün bana derinden,

            Ta derinden bir gün bana “Gel!” desin.

 

 

 

 

                                                    ABDURRAHİM KARAKOÇ (1932)

 

            HAK YOL İSLM YAZACAĞIZ

 

            Kör dünyanın göbeğine

            Hak yol İslâm yazacağız.

            Kuşların göz bebeğine

            Hak yol İslâm yazacağız.

 

Yola ağaca pınara

Esen yele yağan kara

Yağmur yüklü bulutlara

Hak yol İslâm yazacağız.

 

            Koç burcuna, yay burcuna

            Bebeklerin avucuna

            Minarelerin ucuna

            Hak yol İslâm yazacağız.

 

Bucak bucak, köşe köşe

Yıldıza, aya, güneşe

Kara taşa, kor ateşe,

Hak yol İslâm yazacağız.

            Herkes duyacak, bilecek

            Saklanmaz gayrı bu gerçek

            Yaprak yaprak, çiçek çiçek

            Hak yol İslâm yazacağız.

        UYACAĞIZ SUÇ OLSA DA

 

         “Ne diyorsa İslâm dini

         Uyacağız suç olsa da

         Gerçeği örten kefeni

         Soyacağız suç olsa da.

                   Alnımız ak, yüzümüz ak;

                   İslâm olan olmaz korkak,

                   Bâtıla bâtıl, hakka hak

                   Diyeceğiz suç olsa da.

         Çiçeklenir sevda serde

         Cihad düğün olur merde

         Nur-u Kur’an’ı her yerde

         Yayacağız suç olsa da.

                   Baba, ana, bacı, gardaş

                   Ehl-i küfre açtık savaş.

                   İslâmlık yoluna can, baş

                   Koyacağız suç olsa da.

        

Cihad bize bayram, düğün

         Tâ doğtan haşre değin.

         Her an Zikrullah gömleğin

         Giyeceğiz suç olsa da.

                   Mana doldurmuş iç’leri

                   Gam mı maddenin suçları?

                   Din taş atan piçleri

                   Sayacağız suç olsa da.”

 

            AÇIK MEKTUP -2

 

            “Size göre, mezar yokluk kapısı

            Bize göre, ebedilik tapusu.

            Öte dursun sebeplerin hepisi,

            Siz ölürken gülebilir misiniz?

 

            “Âtiye uzanmaz oldu mâzimiz

            Artar yürekteki ağrı, sızımız.

            Bırakınız, kalsın alın yazımız;

            Siz göz yaşını silebilir misiniz?”

 

 

 

EĞİLME                               Mithat Cemal Kuntay

 

            Zincirlerin altınsa da hatta koparıp kır,

         Susmak ne demekmiş, yere haykır, göğe haykır!

 

Vicdan bile duymaz çıkmazsa bir ahı,

Sessiz kölelerdir yaratan bir bir ilâh!

        

Elbet put olur öpülen eller, etekler…

         Elbet öpen oldukça olur öptürecekler…

 

Hürriyet, o son şerefindir, onu satma!

Bir Tanrı yeter kendine, bin tanrı yaratma!

        

İnsandaki dört tane ayak devrini bilme,

         Mahvolsa eğilmezdi baban, sen de eğilme!

 

 

 

 

 

 

 

MİLLET ŞARKISI              Tevfik Fikret

            Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?

            Yok, kalmadı hâşâ sana zillet pederinden

            Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;

            Silkin şu mezellet tozu uçsun üzerinden!

İnsanlığı pâmal eden alçağı yık, ez;

Billâh yaşamak, yerde sürünmeye değmez!

            Haksızlığın envaını gördük… Bu mu kanun?

            En gamlı sefaletlere düştük… Bu mu devlet?

            Devletse de kanunsa da artık yeter olsun;

            Artık yeter olsun bu deni zulm ü cehalet!…

Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol,

Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol!

 

DOKSAN BEŞE DOĞRU

 

            Bir devr-i şeamet: Yine çiğnendi yeminler;

            Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi…

            Beyhude figanlar yine, beyhude eninler!..

 

Hâlâ tarafiyyet, hasebiyyet, nesebiyyet;

Hâlâ bu senindir,bu benim, kısmeti cari;

Hâlâ gazap altında hakikatle hamiyyet…

Hep dünkü terennüm, sayıdan saygıdan âri;

Son nağmesi yalnız; “Yaşasın sevgili millet!”       

           

Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken

            Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;

            Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken;

            İğfal ile tehdit ile titrer ve sinerse;

            Millet yaşamaz, ma’şer-i millet boğulurken…

HÂN-I YAĞMA

           

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin;

Doyunca tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

            Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

            Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak!

            Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,

            Atıştırın, tıkıştırın kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-nevâ sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

 

 DİE GELBE BLUME                   von Yunus Emre

 

Ich fragte an gelber Blumen, warum deine Gesicht blaβ ist?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein oh zerschmelzt die Berge.

Wieder fragte ich an der Blumen: Gibt es für sie der Tod?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, gibt es ein Ort ohne Tod?

Wieder fragte ich an der Blumen: Wo sind sie im Winter?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, wir sind Erde im Winter.

Wieder fragte ich an der Blumen: Gehen sie in die Hölle?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Hölle ist für Unglaubigen.

Wieder fragte ich an der Blumen: Gehen sie ins Paradis?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Paradis ist Adamsstadt.

Wieder fragte ich an der Blumen: Wie kennen sie den Rosen?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Rose ist Muhammedsschweiβ.

Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du Adam?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Adam ist von Tausenden einer.

Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du vierzig Heiligen?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, vierzig Heiligen sind Gottesfreunde.

Wieder fragte ich an der Blumen: Wovon bekommen sie die Farben?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, das ist Licht von Sonne und Mond.

Wieder fragte ich an der Blumen: Worum deine Hals ist gewölp?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein Herz richtet an Gott.

Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Vater und Mudder?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Erde ist mein Vater und Mudder.

Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Kabe gesehen?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Kabe ist Gotteshaus.

Wieder fragte ich an der Blumen: Was gescha wenn ich deinen Garten trete?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, riech und dann halt.

Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Brücke (die auf der Hölle ist) gesehen?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, die ist Weg für allen.

Wieder fragte ich an der Blumen: Warum hat deine Auge naβ?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein Herz hat sorgen.

Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du Yunus?

Die Blume sagte: Ach Derwisch, Er ist freunde von Vierziger.

 

MİT BERGEN UND STEİNEN        von Yunus Emre

 

Mit Bergen und Steinen rufe ich dich mein Herrn

Am früh Morgen mit Vogeln rufe ich dich mein Herrn.

Am unten der Wasser mit Fischen, an der Wüste mit der Gazelle,

Heilige sein mit Yâ Hu (Mein Gott) rufe ich dich mein Herrn.

(Als Heilige mit Oh Got sagen, rufe ich dich mein Herrn.)

Auf der Himmel mit İsa, auf dem Berg mit Musa

Mit seinem Stab, die in deiner Hand ist, rufe ich dich mein Herrn.

Mit Hiob, der viele Sorgen hatte, Mit Yakop, deine Auge naβ war.

Mit Mohammed, den lieb Gott, rufe ich dich mein Herrn.

Mit Dank und Lob und Mit Sure İhlas, der lobte Gott,

Immer als Erinnerung Gott, rufe ich dich mein Herrn.

Ich weis wie ist das Leben in der Welt, ich verzihtete von reden.

Mit Kopf ohne Mütze, mit nackten Füβe, rufe ich dich mein Herrn.

Yunus list mit Zungen und mit Tauben und Nachtigalen

Mit der Menschen, die Gottlieben, rufe ich dich mein Herrn.

Lieber Hern Steinert,

Ich versuhte die Gedichte Wordwordlich zu übersetzen. Die Reim habe ich vernachlesigen. Die Übersetzung wie ist stilisch, kann ich nicht entscheiden. Ich überlasse Ihnen Reim und Still.

Wie gesagt, wegen Geldmangel kann ich nicht nach Stuttgart. Eigentlich wollte ich kommen. Versein Sie mir. Begrüβen Sie die Teilnehmern/innen mit schönen Grüβen.

Schöne Grüβe an Ihre Frau.

Mit herzlichen Grüβe…                                            

 

SESSİZ GEMİ                    Yahya Kemal Beyatlı

         Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

         Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakarlar gözleri nemli.

Bîçare gönüller, ne giden son gemidir bu;

Ne de hicranlı hayatın son matemidir bu…

Dünyada sevilmiş ve sevilen nafile bekler,

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekle.

Birçok gidenin her bir memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti, dönen yok seferin…

EN İYİSİ OL!                                    Douglas Maalach

Dağ tepesinde bir çam olamazsan, vadide bir çalı ol.

Fakat en iyi çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan, bir ot parçası ol. Bir yola neşe ver.

Bir misk çiçeği olamazsan, saz ol.

Fakat gölün içindeki en güzel saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa da olabiliriz.

Dünyada hepimiz için yapacak bir şey vardır.

Yapacağınız iş, size en yakışan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.

Güneş olamazsan yıldız ol.

Kazanmak yahut kaybetmek ölçü değil.

Sen ne isen onun en iyisi ol!

Kitap Hattı: Şiirlerin büyük kısmını Güldeste isimli seçme şiirler kitabımdan aldım. Edebiyat öğretmeni Mehmet Elçi ile birlikte hazırladığımız şiir Güldeste’sini okuyucularıma tavsiye ederim. İrtibat: 0212-452 12 90    
 SEN YOKTUN                            Dursun Ali ErzincanlıSen yoktun…
Hz.Adem’deydi nurun
Önce cenneti,
Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
Adem nuruna affedildi
Arafat bu affa şahitti.

Sen yoktun
Nuh’un gemisindeydi Nurun…
Dalgalar yeryüzünü boğarken
Toprağın bağrındaki su
Gökyüzüyle buluşurken
Ve bu bir ilahi azap derken,
Allah nurunu taşıdı binbir sebeble
Tufan,nurunu selamladı edeple…

Sen yoktun…
Hz.İsmail’in alnındaydı Nurun
İbrahimi bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
“Rabbimiz” dedi,
” Onlara kendi içlerinden
Senin ayetlerini okuyacak
Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
Onları temizleyecek bir elçi gönder “;
Amin dedi on sekiz bin alem
Nurunla aydınlanan minicik ellerini
Semaya kaldırarak
Amin dedi İsmail.
Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
Medine’den adı Uhud olan bir amin yankılandı
Sevr dağında.

Sen yoktun Sultanım…
Hz.İsa Ahmed diye muştuladı seni
Alemlerin efendisi diye sana seslendi
” Artık ben sizinle çok söyleşmem “dedi havarilerine
Çünkü bu alemin reisi geliyor…
Bekleyin Ahmed geliyor
Kainata Rahmet geliyor…
Havarilerin yüzünü okşayan, ölüleri dirilten bir nefes oldun.
Ama sen yoktun.

Sen yoktun….
Hz.Abdullahın alnındaydı Nurun
Başı eğik gezerdi mazlum
Put eyle göklerden seni sorardı
Varaka seni arardı sema’da
Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
Ağlayarak süslediler ölüme!…
Ağlayarak “hadi dayına gidiyorsun” dediler.

Sen yoktun Sultanım…
Canlı canlı toprağa gömülmenin adı idi dayıya gitmek,
Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliği idi,
Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi.
En son çocuk atılırken çukura,
Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi
Melekler süslüyordu Hira’yı,
Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur
Efendisine hazırlanıyordu Mekke
Alem, efendisine hazırlanıyordu.
Kainatın gözü Hz.Amine’deydi
Toprak yalvarıyordu Rabbine…
Gel diye ağlıyordu mazlumlar
Gözleri Sema’da
Ve bir gelişin vardı Ya Resülallah
Bir inişin vardı yeryüzüne
Ve cebrail ardında yalın kılıç melekler
Bir inişin vardı yeryüzüne
Yetimler en huzurlu geceyi geçirdiler belki de…doya doya.
Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini
Herşey sus pus olmuştu.
Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu Ay,
Kainat bir isim duymak istiyordu
Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden
Muhammed…
Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini
Muhammed…
Seni yaratan Allah’a kurbanız Ey Dürr-i Yekta…
Sana O adı veren Rahman’a kurbanız.

Artık sen vardın…
Susuz topraklara rahmet indi seninle
Annenden sonra, anne Halime sevindi seninle
Yağmura mı ihtiyaç var?…
Kaldır şehadet parmağını…
Yağmuru salsın Allah
Sonra tut ağacın yaprağını
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
Yeter ki sen iste
Sen iste Ya Resülallah
Deki; ben kimim?…
Dağlar, taşlar dile gelsin…
Dilsiz çocuklar ellerinden tutup “ente resülallah” desin.

Sen vardın…
Bedir kârdı,
Uhud dardı,
Hendek yardı,
Yiğitlerin vardı.
Ölmek için yarışan yiğitlerin
Hele bir Enes’in vardı Ya Resülallah
Uhud’da öldüğünü duyunca arkadaşlarına;
” Niye burada oturuyorsunuz ? ” diye sordu…
Onlarda ;” Allah’ın resül-ü öldürülmüş ! ” deyince…
” Peki O öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız,
Kalkın ve O’nun gibi ölün.” demişti.
Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
Hem de ne şehit Ey Nebi…
Vücudu yaralardan tanınmaz halde idi
Kız kardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu…
Musab bin Umeyer’in vardı senin…
Uhud’da sancağını taşıyan, öyle bir aşkla sana bağlıydı ki!…
Allah o gün meleklerini Musab’ın suretinde indirdi.
Ebu Hureyre’n vardı…
Acıkınca mescidin önünde durur
Sana bakardı, sen anlardın.
” Ya Ebahir!..gel ” derdin.

Ve sen gittin…
Bir gidişle gittin.
Ardında hüznün kaldı,
Hasretin kaldı göklerde,
Bilal ezan okuyamaz oldu
Ne zaman teşebbüs etse
” Muhammed resülallah ” demeye…
Dizinin üstine çöker kendinden geçerdi.
Sonra günler ay, aylar yıl oldu.
Asırlar oldu…
Sensizliğe açtık gözlerimizi
Ama sen bırakmazsın bizi!…

Sen varsın…
Ey şehitlerin Sultanı sen varsın
Bir şehit bile ölmezken
Sana nasıl yok deriz.
Ebu Talip Şam’a giderken,
devesinin önüne geçip;
” Beni burada kime bırakıp da gidiyorsun ” demiştin
” Ne anam var ne babam…”
Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden
Sensizliğin ızdırabı ile inleyen
Ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Resülallah
Bırakma bizi ki ; Allah ” Sen onların içindeyken onlara azap edecek değiliz.” buyuruyor.

Bırakma bizi !
Hayatı seninle öğretti Rahman
Kulluğu seninle tanıdık
Duayı senden öğrendik sevgili,
Hz.Ömer umre için senden izin isteyince,
Kardeşcik dedin ona;
” Duanda bana da yer ayırır mısın ? ”
Bizler Ömer değiliz ama bütün dualarımız senin için.

Ey Rabbimiz!
Resülünü anışımızdan haberdar et…
O’na binler salat,binler selam…
Habibine Makam-ı Mahmud-u ver…
O’na Vesile-i lütfet…
O’nu Refik-i Ala’ya yükselt….
Bizi de affet…
O’nun hatırına affet…
Zatının hatırına affet…
Ne olur affet bizi…
Bizi affet!

   

 

           

            Dost Bildiklerim                        Ümit Yaşar Oğuzcan

sanırdım gündüzdü onlarla gecem
içimde ümitti dost bildiklerim
ne zaman yıkılıp yere düştüysem
bırakıp da gitti dost bildiklerim

hepsi varken baharımda yazımda
kışın bir burukluk kaldı ağzımda
seneler senesi oysa gözümde
cihana eşitti dost bildiklerım

nerede o sözlere kandıgım günler
her gülen yüzü dost sandıgım günler
acıdan kahrolup yandıgım günler
ta canıma yettı dost bıldıklerım

meydana çıkalı asık çehreler
aydınlanmaz oldu artık geceler
yalanlar tükendi indi maskeler
birer birer bitti dost bildiklerim

korkar oldum bana dostum diyenmden
yoksa yok olandan varsa yiyenden
ne onlardan eser kaldı nede benden
beni benden etti dost bildiklerim.

sanırdım gündüzdü onlarla gecem
içimde ümitti dost bildiklerim
ne zaman yıkılıp yere düştüysem
bırakıp da gitti dost bildiklerim

hepsi varken baharımda yazımda
kışın bir burukluk kaldı ağzımda
seneler senesi oysa gözümde
cihana eşitti dost bildiklerim

nerede o sözlere kandıgım günler
her gülen yüzü dost sandıgım günler
acıdan kahrolup yandıgım günler
ta canıma yettı dost bildiklerim

meydana çıkalı asık çehreler
aydınlanmaz oldu artık geceler
yalanlar tükendi indi maskeler
birer birer bitti dost bildiklerim

korkar oldum bana dostum diyenmden
yoksa yok olandan varsa yiyenden
ne onlardan eser kaldı nede benden
beni benden etti dost bildiklerim.   Ümit Yaşar Oğuzcan

   

 

    MESNEVÎ’NİN İLK BEYİTLERİ 

 

      1.   Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
                   Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned
       2.   Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
                   Ez nefîrem merd ü  zen nâlîdeend
       3.   Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
                   Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk
       4.   Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
                   Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş
       5.    Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem
                     Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem
       6.   Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
                   Vez derûn-i men necüst esrâr-i men
       7.   Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
                    Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst
       8.   Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
                     Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst
       9.   Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
                      Her ki în âteş nedâred nîst bâd
       10.  Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd
                       Cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd
       11.  Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
                      Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd
       12.   Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
                       Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd
       13.   Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
                       Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned
       14.   Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
                       Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst
       5.   Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
                      Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd
       16.   Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
                      Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist

Banner

Güldeste

kitap10Şairlerini aşan şiirler vardır. Bu muhteşem şiirleri bulup okumak, herkes için her zaman mümkün değildir. Bu kitapta şairini aşmış şiirlerden bir güldeste yapıp sizlere sunmak istedik. Edebiyat öğretmeni olarak yıllarca zevkle, hislenerek, coşarak, heyecanlanarak ve hecanlandırarak okuduğumuz şiirlerden bir gül demeti yapıp sizlere takdim ediyoruz. Yüze yakın şairin en güzel eserlerini bir arada bulmak hem şiir meraklılıkları hem şairler için iyi bir şans. Seçtiğimiz şiirlerin ezberlenebilir nitelikte olmasına gayret ettik. Zamanın süzgecinden geçmiş olması da bizim için önemliydi. Yalnız kaldığımız, hislendiğimiz, öfkelendiğimiz, isyan veya aşk duygularımızın depreştiği zamanlar bu şiirler imdadımıza yetişecektir. Bu şiirleri okurken ruhunuzu keşfedecek ve yüreğinizin derinliklerinde çağlayan billûr ırmakların sesini duyacaksınız.