Güldeste- En Güzel Şiirler
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM Mehmet Akif ERSOY
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.
-Boğamazsın ki… -Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam,
Hele hak namına haksızlığa ölsem de tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
“Adam aldırma; geç, git.” diyemem aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar, kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım, amma severim mazlumu;
İrticanın şu sizin lehçedeki manası bu mu?
Mehmet Akif Ersoy
BİR GECE
On dört asır evvel yine böyle bir geceydi
Kumdan, ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.
Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi.
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabii,
Bir kerre zuhur ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de mamure-i dünya, o zamanlar
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
Fezvâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi.
Bin nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki zeval aklına gelmezdi, geberdi.
Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna serdi.
Dünya neye sahipse onun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hüdâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme.” dedi.
Âsım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek.
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe.” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır.” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber.
FETİH MARŞI ARİF NİHAT ASYA
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek…
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek!
Yürü, hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Sen de geçebilirsin yârdan, anadan, serden…
Senin de destanını okuyalım ezberden.
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…
Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın…
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Yüzünü çarpmak gerek, zamanenin fendini!
Göster, kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Küçük görme, hor görme delikanlım kendini!
Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
Şu mihrab Sinanüddin, şu minare Sinan’dır;
Haydi artık uyuyan destanını uyandır:
Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Delikanlım işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan!
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan…
Sen ki burçlar bayrak olacak kumaştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Bırak, bozuk saatler yalan, yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…
Yürü, hâlâ ne diye kendinle telaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!…
DUA ARİF NİHAT ASYA
Biz, kısık sesleriz… Minareleri,
Sen ezansız bırakma Allah’ım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma Allah’ım!
Mahyasızdır minareler… Göğü de
Kehkeşansız bırakma Allah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allah’ım!
Bize güç ver… Cihad meydanlarını,
Pehlivansız bırakma Allah’ım!
Kahraman bekleyen yığınlarını,
Kahramansız bırakma Allah’ım!
Bilelim hasma karşı koymasını,
Bizi cansız bırakma Allah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allah’ım!
Yarının yollarında yılları da
Ramazansız bırakma Allah’ım!
Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma Allah’ım!
Bizi sen sevgisizi, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma Allah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma Allah’ım!..
BAYRAK Arif Nihat Asya
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım!
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder
Gölgende bana da bana da yer ver.
Günler doğmasın, sabah olmasın ne çıkar?
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün,
Kızıllığında ısındık.
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün,
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün rüzgârlarda dalgalı,
Barışın güvercini, savaşın kartalı!
Yüksek yerlerde açan çiçeğim,
Senin dibinde doğdum, senin dibinde öleceğim!
Tarihim, şerefim, şiirim her şeyim!
Yer yüzünde yer beğen.
Nereye dikilmek istersen söyle!
Seni oraya dikeyim!
NAAT
Seccaden kumlardı…
Devirlerden, diyarlardan gelen
Göklerde buluşan
Ezanların vardı.
Mescit mümin, mimber mümin,
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere: Amin!…
Ve mübarek gecelerde dualarımız
Geri gelmeyen dualardı.
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı.
Kapına gelenler ya Muhammed,
-Uzaktan yakından-
Mümin döndüler kapından.
Besmele ekmeğimizin bereketiydi.
İki dünyada aziz ümmet
Muhammed ümmetiydi.
Konsun yine pervazlara güvercinler,
Hu hu’lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!…
Şimdi seni ananlar
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi!
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Resul!
Nerde kaldın ey Nebi!
Günler ne günlerdi ya Muhammed,
Çağlar ne çağlardı!
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı…
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi,
Amine’nin emaneti ağlardı.
Hatice’nin goncası,
Aişe’nin gülüydün,
Ümmetinin göz bebeği,
Gözlerin resulüydün…
Elçi geldin, elçiler gönderdin…
Ruhunu Allah’a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin…
Biz bu dünyadan nereye
Göçelim ya Muhammed?..
Yeryüzünde riya, inkâr, ihanet
Altın devrini yaşıyor.
Diller, sayfalar, satırlar
Ebûlehep öldü diyorlar.
Ebûlehep ölmedi ya Muhammed,
Ebûcehil kıtalar dolaşıyor…
Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız!
Ne adlar ezberledi ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık yolunu bilmiyor,
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız…
Kâbe’ne siyahlar
Yakışmamıştı ya Muhammed
Bugünkü kadar…
Haset gururla savaşta.
Gurur Kafdağı’nda derebeyi.
Onu da yaralarlar kanadından
Gelse bir şefkat meleği…
İyiliğin türbesine
Türbedar oldu iyi.
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına,
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına!
Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir.
Fethedemedik ya Muhammed
Senelerdir…
Ne doğruluk, ne doğru,
Ne iyilik, ne iyi…
Bahçemde en güzel dal
Unuttu yemiş vermeyi…
Günahların kursağında
Haramların peteği…
Bayram yaptı yabanlar
Semave’yi boşaltıp
Save’yi dolduranlar…
Atını hendeklerden bir atlayışta
Aşırdı aşıranlar.
Ağlasın Yesrip,
Ağlasın Selmanlar!…
Gözleri perdeleyen toprak
Yüzlere serptiğin topraktı.
Yere dökülmeyecekti ey Nebi,
Yabanların gözünde kalacaktı.
Konsun yine pervazlara güvercinler,
Hu hu’lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır,
Gelin ey Fatihalar, Yasinler…
Ne oldu ey bulut,
Gölgelediğin başlar!
Hatırında mı ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar…
Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.
Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil,
Peygamberlerindir, meleklerindir…
Örümcek ne havada, ne suda, ne yerdeydi,
Hakkı görmeyen
Gözlerdeydi.
Şu kuytu cinlerin, perilerin yurdu mu?
Şu yuva ki bilinmez
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?
Kuşlarını bir sabah
Medine’ye uçurdu mu?
Ey Abva’da yatan ölü!
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü!
Hatıran uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü.
Dinleyene hâlâ
Çöller ses verir.
Yâ leyl susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhut,
Kaside söyler Bedir.
Sen de bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebûbekir,
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
Destan yap ey şehir!..
Ebûbekir’de nur, Osman’da nurlar
Kureyş uluları, karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar!
Ali’nin önünde kapılar açılır,
Ali’nin önünde eğilir surlar…
Bedir’de, Uhut’ta, Hayber’de
Hakkın yiğitleri şehit olurlar…
Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı,
Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı…
Konsun yine pervazlar güvercin,
Hu hu’lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır,
Gelin ey Fatihalar, Yasinler…
Vicdanlar sakat çıkmadan
Ya Muhammed yarına,
İyileklerle gel, güzelliklerle gel
Âdem oğullarına!…
Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri bestelesin Tekbir’ini,
Evliya okusun Kur’anlar!
Naat’ını Galip yazsın,
Mevlid’ini Süleymanlar…
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinanlar!
Çarpılsın hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!
Gel ey Muhammed bahardır!
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır.
Hacdan döner gibi gel,
Miraçtan iner gibi gel!
Bekliyoruz yıllardır…
Bulutlar kanat, rüzgâr kanat,
Hızır kanat, cibril kanat…
Âyetlerin ezber bilen
Yapraklar kanat…
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar,
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinde yanık
Türküler yakan kızlar,
Sancağını saçlarıyla dokusun!
Bilal-i Habeşi sustuysa
Ezanlarını Davut okusun!..
Konsun yine pervazlara güvercinler,
Hu hu’lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır,
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!..
ARİF NİHAT ASYA (1904-1975)
YİĞİTLER
Nerde o yiğitler ki hür
Sesi dünyayı bürür.
Dur, dese kalpler durur,
Yürü dese dağlar yürür.
KÜÇÜK HANIM Yavuz Bülent Bakiler
Türkü söyler gibi konuşur küçük hanım
Dağılır yüzüne saçları.
Gelincikler gibi taze ve güzel,
Serçeler gibi uçarı…
Çıksa sokağa biraz, sevdalıları
Dolaşır solunda sağında.
Kolay kolay beğenmez kimseleri
Ufacık burnu Kaf Dağında.
Sıcaktan soğuğa girmez elleri
Bin bir türlü işve, bin bir türlü naz.
Yormaz güzel gözlerini dünyada küçük hanım
Gazete bile okumaz.
Moda dergilerinde bulur kendini
en pahalı kumaşları düşünür.
Yaşamak: Giyinmek demektir onca.
Mutluluk: Yaprakları pırlanta bir güldür.
Bir şey anlatılsa Anadolu’dan
Değişir birden yüzü.
Melodiler yarım kalır dudaklarında
Ne oyunumuzu sever ne türkümüzü.
Bir beyaz martı gibi çırpınır durur
Denizin koynunda her yaz.
Hani İstanbul olmasa, altın kumlar olmasa
Dünyada yaşayamaz.
Küçük Hanımın Hayalleri
Uzanır yatağına yorgun
Gülümser gözleri kapalı…
Boğaz’da iki katlı bir ev düşünür.
Güvercinler gibi beyaz bir yalı.
Palmiye ağaçları olmalı bahçesinde
Çiçeklerin bin türlüsü açmalı.
Denizinde motor, kapısında araba
Biner binmez uçmalı.
Antikam mobilyalar geçirir sonra aklından
Kuş tüyünden yataklar…
İpek Acem halıları odalarında
Sofrasında altın çatal-bıçaklar…
İster ki aşçıları, hizmetçileri bile
Su içsin altın kupadan.
El pembe-gül pembe çocuklarına
Dadılar getirsin Avrupa’dan.
Ve sonra çocukları: Biri oğlan, biri kız.
Şirin mi şirin, can mı can.
Kocası? Dünyalar kadar zengin
Tunç heykeller gibi yakışıklı her zaman.
Küçük Hanımın Kaderi
Ve nihayet evlendi küçük hanım
Güzelim yüzünde çizgi çizgi gam.
Kocası ne zengin, ne halden anlar biri
Üstelik çirkin ve kaba bir adam.
Evleri şimdi Doğu’nun bir yoksul şehrindedir.
Ne dağlar yol verir ne ırmaklar su.
Kalın kara bıyıklı, kara mavzerli adamlar
Kurmuşlar dağların başında pusu…
Öksüz bir ceylan gibi her akşam
Odadan odaya dolaşıp durur.
Pencereden baksa bir yer görünmez
Sokağa çıksa söz olur.
Kör kandiller gibi yanar elektrikler
Sokaklarda çirkin köpekler ulur…
Gece şehir kulübüne gider kocası
küçük hanım odasında yapayalnız oturur.
Büzülür korkudan bir köşeye çaresiz.
Eski hayalleri bir biri uzaktan el eder.
İstanbul’u düşünür, altın kumları düşünür.
Sonra bel vermez dağları, yol vermez ırmakları,
Kalın kara bıyıklı adamları düşünür…
Batar avuçlarına sedeften tırnakları.
Bir şey kopan içinde bir bilinmez yerinden
Nemli bulutlar geçer, güzelim gözlerinden.
Ah bu kader demeyin, kısmet demeyin!
Anlatılamaz şimdi küçük hanımın derdi.
Her kuş dengiyle uçardı, böyle olmazdı.
Küçük hanımlar bilselerdi.
CANIM İSTANBUL Necip Fazıl Kısakürek
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim zaman, mekân aşıp gelmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kovuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul…
Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz, ne çâre?
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…
O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul…
Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da yerdedir, göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katında misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar;
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir “Kâtibim”i…
Kadını keskin bıcak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul…
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu;
Adada esen rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından,
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyâr;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…
Gecesi sümbül kokan,
Türkçesi bülbül kokan
İstanbul,
İstanbul… (1963)
AYNALAR YOLUMU KESTİ Necip Fazıl Kısakürek
Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık, ulvî mahkeme!
Acı, hapsettiğim sefil gölgeme!
Nur topu günlerin kanına girdim,
Kutsî emaneti yedim, bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vâde;
Dişlerinde köpek nefsin irade.
Günah, günah; hasad yerinde demet;
Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!
Olur mu dünyaya indirsem kepenk;
Gözyaşı döksem Nuh Tufanına denk?
Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan.
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.
SAKARYA TÜRKÜSÜ Necip Fazıl Kısakürek
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar: Su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş büyük, küçük kainata;
Şu çıkan buluta bak, şu inen suya inat!
Lâkin Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük vurulmuş, köpükten gövdesine:
Çatlıyor,yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya! Kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse sular, büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah Sakaryam! Sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..
Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal.
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık: anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek anı bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu?
Hanı ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr, o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan; üç beş damla kan; ırmak; üç beş damla su.
Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl;
Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allan yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..
KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi, bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, iki yoldaş uyanık;
Biri benim, diğeri serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını hem simsiyah dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler…
Kaldırımlar; çilekeş yalızların annesi…
Kaldırımlar; içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar; duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, sıcacık bir kucakta;
Ben kaldırımların emzirdiği çocuğum.
Aman sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum…
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
Tak, tak… Ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları…
Uzanıverse gölgem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar, alnımdan bu ateşi…
Dalıp kaldırımlar kadar esrarlı bir uykuya;
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi…
KALDIRIMLAR 2
Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle sokakların malısın.
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığım günden beri,
Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasına.
İkinizin de en eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.
Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur;
Ne senin anladığın kadar kaldırımları…
KALDIRIMLAR 3
Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime, der.
Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.
Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde, soyunan bir karaltı.
Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan…
BU VATAN KİMİN? Orhan Şaik GÖKYAY
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.
Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır.
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir.
Tarihin dilinden düşmez bu destan.
Nehirler gazidir, dağlar kahraman.
Her taşı bir yakut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir.
Gökyay’ım ne desem ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil.
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir.
BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK YUNUS EMRE
Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun.
Bizim için hayır dua
Kılanlara selâm olsun.
Ecel büke belimizi,
Söyletmeye dilimizi,
Hasta iken halimizi
Soranlara selâm olsun.
Tenim ortaya açıla,
Yakasız gömlek biçile.
Bizi bir asan veçhile
Yuyanlara selâm olsun.
Selâ verile kastımıza
Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlar selâm olsun.”
Yunus söyler iş bu sözü,
Yaş dolmuştur iki gözü.
Bilmeyen ne bilsin bizi,
Bilenlere selâm olsun.
GELİN TANIŞ OLALIM Yunus EMRE
Gelin tanış olalım,
İşi kolay tutalım.
Sevelim, sevilelim;
Bu dünya kimseye kalmaz.
Ben gelmedim davi (kavga) için
Benim işim sevi için
Dost evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.
Gönül Çalab’ın (Allah) tahtı
Çalap gönüle baktı.
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise.
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz (yıkamaz) değil.
Elif okuduk ötürü,
Bazar eyledik götürü.
Yaratılanı hoş gör,
Yaratandan ötürü.
ŞOL CENNETİN IRMAKLARI YUNUS EMRE
Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslâm bülbülleri
Öter Allah deyu deyu.
Salınır Tuba dalları
Kur’an okur hem dilleri
Cennet bağının gülleri
Kokar Allah deyu deyu.
Kimler yeyip kimler içer
Hep melekler rahmet saçar
İdris Nebi hulle biçer
Sübhanellah deyu deyu.
Hakka âşık olan kişi
Akar gözlerinin yaşı
Pür-nur olur içi dışı
Söyler Allah deyu deyu.
Hep nurdandır direkleri
Gümüştendir yaprakları
Uzandıkça budakları
Biter Allah deyu deyu.
Yunus Emre’m var yarına
Koma bugünü yarına
Yarın Hakkın divanına
Varam Allah deyu deyu.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
MADDE VE KUVVET
Gövdeler, varsa gönülden alır cevherini;
Yürek olmazsa bilekler çekemez hançerini.
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allah’ını, peygamberini.
NİYAZ
Bana ilhamını bahşet ki İlâhî bir gün
Seni bulsun sana takdime değer incilerim.
Ben, ne sultanlara şair, ne de şairlere şah;
Tanrılar Tanrısı’na şair olmak dilerim.
SONSUZ RÜYA
Ezelî varlığa candan vurulan âşıklar,
Ses alır tâ ötesinden ebedî dünyanın.
Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rüyanın.
HAMD Ü SENA
Ne ki mevcud ise âlemde, güzel, doğru, iyi;
Arayan fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyi,
Bize bahşetmiş olan Hazret-i Rahman’a şükür.
O büyük Rabbe şükürler ki ayak bastığımız
Yeri halk etti barınsın diyerek varlığımız;
Ve yer üstünde hayalin cereyanınca uzun,
Serdi gök kubbeyi seyranı için ruhumuzun.
O büyük Rab ki ışıklar yakıyor göklerde,
Lûtfunun feyzini görsün diye insan yerde,
En büyük nimete hamd, en küçük ihsana şükür.
O büyük Rab ki dalâlet yolu düşkünlerine
Ben gazûbum diye seslendi derinden derine;
Ve meleklerle kitap indirerek her yandan,
Yine yol çizdi halâs etmek için şeytandan…
Sayısız cürme bedel sonsuz inayetlere hamd,
Ve bu hizmetle celil ettiği Peygamber’e hamd,
Gökyüzünden yere indirdiği Kur’an’a şükür.
HAN DUVARLARI
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı. /
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar.
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.
Gidiyorum gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık,
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık.
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…
Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince,
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince.
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni devamlı çekiyordu kendine,
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine
Ne civarda bir koy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali.
Ara sıra geçiyor, bir atlı iki yayan,
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan.
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı… uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu.
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı..”
Bir dostumun söylediği, herkesin de bildiği:
“Yollar çoğaldı artık yolcular buldu vaha,
Yolcular gitmese de yollar gider Allah’a!”
Ziya Osman SABA
İYİLİK
Sabah. Ah, şükrederek çıkmak geceden;
Ayak bastığım kıyı, yeniden doğuş.
Sabah… Beliren evim, bahçeler ve sen;
Henüz uyuyan dallar, havalanan kuş…
Bu sabah bilmiyorum bu kırlar nere,
Çamlardan çimenlere dökülen sükûn,
Bana geçen ömrümü söyleyen dere,
Sessizce yaşamayı öğreten koyun.
Bir yol başlıyor gibi, ümitli, rahat.
Tanrı’m, bu sabah içim senin eserin:
İyilik, teselliler, merhamet, şefkat…
İçime de bir sabahın, o kaar serin…
Ahmet Hamdi Tanpınar
BURSA’DA ZAMAN
Bursa’da eski bir cami avlusu
Küçük şadırvanda şakırdayan su,
Orhan zamanından kalma bir duvar,
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar,
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden,
Sanki bir hatıra serinliğinden:
Ovanın yeşili, göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilâhisi.
Bir zafer müjdesi burda her isim,
Yekpare bir anda gün, saat, mevsimi,
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın,
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bu eski zaman vehmiyle…
Gümüşlü: Bir fecrin zafer aynası.
Muradiye: Sabrın acı meyvası.
Ömrünün timseli beyaz Nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı menkıbesi binlerce erin,
Sesi arşa çıkan hengâmelerin
Nakleder yadını gelen geçene.
Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her sabah onunla uyanır, güler,
Gümüş aydınlıkta serviler, güller,
Serin hülyasıyla bahçelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvize Bursa’da zaman.
Yeşil Türbe’sini gezdim dün akşam,
Duyduk bir musiki gibi zamandan,
Çinilere sinmiş Kur’an sesini
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu
Bu hayal içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu âhenk.
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm, bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası eski cedlerin
Beyaz bahçesinde su seslerinin.
Necmeddin Halil Onan
BİR YOLCUYA
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun solunda
Gördüğün bu temsek Anadolu’nda,
İstiklâl uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.
Bu tümsek koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele,
Mubarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek; amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
DUA Orhan Seyfi Orhon
Ulu Tanrı’m, şu karanlık yolları
Bizi sana ulaştıran yollar et.
İhtirasla kilitlenmiş kolları,
Birbirini kucaklayan kollar et!
Muhabbetin gönlümüzde hız olsun;
Güttüğümüz Hak yolunda iz olsun;
Önümüzde uçurumlar düz olsun;
Yolumuzda dikenleri güller et!
Dalâlette bırakıp da insanı,
Yapma arzın en canavar hayvanı!
Unutturma doğruluğu, vicdanı,
Bizi sana lâyık olan kullar et!
Cahit Sıtkı TARANCI
ALLAH’I BEKLERKEN
Bilirim ne yapsam hata,
Yanlış attığım her adım,
Ellerim elma dalında,
Âdem’le Havva ecdadım.
Belli ne birdir ne iki;
Günahım başımdan aşkın.
Ya Rab, sen de bilirsin ki
Bir sen varsın bana yakın.
Yaşaran gözlerime bak,
Ben yalan söylemek bilmem.
Her şeyim güneşte çıplak;
Nedamet bende cehennem.
Ben ne geceleyin yıldız,
Ne kelebeğim gündüzün.
Bana ben gibi riyasız
Yüzün gerek ya Rab,yüzün!
Boş değil ettiğim niyaz,
Hâlden bilmiyor kimseler.
Dost mu, düşman mı tanınmaz,
Suda oynayan çehreler.
Gitmekle bitmiyor umman;
Sular azgın, tekne delik.
Ah bu dağlar, ah bu duman!
Yolunu şaşırdı geyik.
Gün yoktur geçsin tasasız,
Geceler dersen Kerbelâ.
Sanırım her düşen yıldız,
Göğsümde kopan vaveylâ.
Merhem tutmuyor yarada,
Kırıldı kolum, kanadım.
Gençliğim gitti arada,
Ah, neden sonra anladım!
Bende senden gayri hasret,
Değmez göz yaşı dökmeğe.
Medet, büyük Allah medet,
Kulunu saran geceye.
ALLAH SEVGİSİ İbrahim Aladdin Gövsa
Kim çıkarır sabahleyin erkenden,
Dünyamıza ışık veren Güneş’i?
Gece vakti denizlere serpilen
Ay doğuyor, kim yapıyor bu işi?
Kışın kuru sandığımız fidana,
Baharda kim yeşillikler giydirir?
Bülbül öter, yuva yapmış ormana,
Bu sadâyı ona âcep kim verir?
Annenize sizi sevmek hissini,
Onun ruha şifa veren sesini,
Kalbinize doğru olmak hissini…
Kim veriyor bu şeylerin hepsini?
Vatan, millet ne demektir bilmeden,
O sevgiyi kalbinize kim verdi?
Babanızdan güzel bir şey isterken,
Gönlünüze kim koyuyor ümidi?
Akşamüstü karanlıklar içinden
Milyonlarca yıldızı kim parlatır?
İşte bütün bu şeyleri düşünen,
Yapan, eden, yaratan hep Allah’tır.
Hak sevgisi taşımalı vicdanlar,
Böylelikle mesut olur insanlar.
SAHİBİ KİM? İbrahim Aladdin Gövsa
Okursunuz bir kitabı,
Sahibini sorarsınız.
Gördünüz mü bir hoş yapı,
Yapan kimse ararsınız.
Sahipsiz mi yerler, gökler?
Düşününce insan anlar…
Her şey bize ispat eder:
Büyük, kadir bir Allah var.
BİRLİK Orhan Seyfi Orhon
İkilik yok, birlik var,
Yalnız bunda dirlik var,
Yalnız bundadır felâh,
Lâilâhe illellâh!
Bir aşk için gönüller
Çarpar iken beraber,
İkiye tapmak günah,
Lâilâhe illellâh!
Şu münafık karanlık
Sona erecek artık,
Sabah olacak, sabah!
Lâilâhe illellâh!
Her türlü nimet bunda,
Beklenen cennet bunda,
Yalnız bir din, bir ilâh,
Lâilâhe illellâh!
NERDESİN Ahmet Kutsi Tecer
Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?
Arıyorum, yıllar var ki ben onu,
Âşıkıyım beni çağıran sesin.
Gün olur sürüyüp beni derbeder;
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür beraber;
Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?
Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben.
Elverir ki bir gün bana derinden,
Ta derinden bir gün bana “Gel!” desin.
ABDURRAHİM KARAKOÇ (1932)
HAK YOL İSLM YAZACAĞIZ
Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Kuşların göz bebeğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Yola ağaca pınara
Esen yele yağan kara
Yağmur yüklü bulutlara
Hak yol İslâm yazacağız.
Koç burcuna, yay burcuna
Bebeklerin avucuna
Minarelerin ucuna
Hak yol İslâm yazacağız.
Bucak bucak, köşe köşe
Yıldıza, aya, güneşe
Kara taşa, kor ateşe,
Hak yol İslâm yazacağız.
Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayrı bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek çiçek
Hak yol İslâm yazacağız.
UYACAĞIZ SUÇ OLSA DA
“Ne diyorsa İslâm dini
Uyacağız suç olsa da
Gerçeği örten kefeni
Soyacağız suç olsa da.
Alnımız ak, yüzümüz ak;
İslâm olan olmaz korkak,
Bâtıla bâtıl, hakka hak
Diyeceğiz suç olsa da.
Çiçeklenir sevda serde
Cihad düğün olur merde
Nur-u Kur’an’ı her yerde
Yayacağız suç olsa da.
Baba, ana, bacı, gardaş
Ehl-i küfre açtık savaş.
İslâmlık yoluna can, baş
Koyacağız suç olsa da.
Cihad bize bayram, düğün
Tâ doğuştan haşre değin.
Her an Zikrullah gömleğin
Giyeceğiz suç olsa da.
Mana doldurmuş iç’leri
Gam mı maddenin suçları?
Din taş atan piçleri
Sayacağız suç olsa da.”
AÇIK MEKTUP -2
“Size göre, mezar yokluk kapısı
Bize göre, ebedilik tapusu.
Öte dursun sebeplerin hepisi,
Siz ölürken gülebilir misiniz?
“Âtiye uzanmaz oldu mâzimiz
Artar yürekteki ağrı, sızımız.
Bırakınız, kalsın alın yazımız;
Siz göz yaşını silebilir misiniz?”
EĞİLME Mithat Cemal Kuntay
Zincirlerin altınsa da hatta koparıp kır,
Susmak ne demekmiş, yere haykır, göğe haykır!
Vicdan bile duymaz çıkmazsa bir ahı,
Sessiz kölelerdir yaratan bir bir ilâh!
Elbet put olur öpülen eller, etekler…
Elbet öpen oldukça olur öptürecekler…
Hürriyet, o son şerefindir, onu satma!
Bir Tanrı yeter kendine, bin tanrı yaratma!
İnsandaki dört tane ayak devrini bilme,
Mahvolsa eğilmezdi baban, sen de eğilme!
MİLLET ŞARKISI Tevfik Fikret
Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı hâşâ sana zillet pederinden
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin şu mezellet tozu uçsun üzerinden!
İnsanlığı pâmal eden alçağı yık, ez;
Billâh yaşamak, yerde sürünmeye değmez!
Haksızlığın envaını gördük… Bu mu kanun?
En gamlı sefaletlere düştük… Bu mu devlet?
Devletse de kanunsa da artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu deni zulm ü cehalet!…
Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol,
Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol!
DOKSAN BEŞE DOĞRU
Bir devr-i şeamet: Yine çiğnendi yeminler;
Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi…
Beyhude figanlar yine, beyhude eninler!..
Hâlâ tarafiyyet, hasebiyyet, nesebiyyet;
Hâlâ bu senindir,bu benim, kısmeti cari;
Hâlâ gazap altında hakikatle hamiyyet…
Hep dünkü terennüm, sayıdan saygıdan âri;
Son nağmesi yalnız; “Yaşasın sevgili millet!”
Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken
Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;
Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken;
İğfal ile tehdit ile titrer ve sinerse;
Millet yaşamaz, ma’şer-i millet boğulurken…
HÂN-I YAĞMA
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-nevâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
DİE GELBE BLUME von Yunus Emre
Ich fragte an gelber Blumen, warum deine Gesicht blaβ ist?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein oh zerschmelzt die Berge.
Wieder fragte ich an der Blumen: Gibt es für sie der Tod?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, gibt es ein Ort ohne Tod?
Wieder fragte ich an der Blumen: Wo sind sie im Winter?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, wir sind Erde im Winter.
Wieder fragte ich an der Blumen: Gehen sie in die Hölle?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Hölle ist für Unglaubigen.
Wieder fragte ich an der Blumen: Gehen sie ins Paradis?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Paradis ist Adamsstadt.
Wieder fragte ich an der Blumen: Wie kennen sie den Rosen?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Rose ist Muhammedsschweiβ.
Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du Adam?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Adam ist von Tausenden einer.
Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du vierzig Heiligen?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, vierzig Heiligen sind Gottesfreunde.
Wieder fragte ich an der Blumen: Wovon bekommen sie die Farben?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, das ist Licht von Sonne und Mond.
Wieder fragte ich an der Blumen: Worum deine Hals ist gewölp?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein Herz richtet an Gott.
Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Vater und Mudder?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Erde ist mein Vater und Mudder.
Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Kabe gesehen?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Kabe ist Gotteshaus.
Wieder fragte ich an der Blumen: Was gescha wenn ich deinen Garten trete?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, riech und dann halt.
Wieder fragte ich an der Blumen: Hast du Brücke (die auf der Hölle ist) gesehen?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, die ist Weg für allen.
Wieder fragte ich an der Blumen: Warum hat deine Auge naβ?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, mein Herz hat sorgen.
Wieder fragte ich an der Blumen: Kennst du Yunus?
Die Blume sagte: Ach Derwisch, Er ist freunde von Vierziger.
MİT BERGEN UND STEİNEN von Yunus Emre
Mit Bergen und Steinen rufe ich dich mein Herrn
Am früh Morgen mit Vogeln rufe ich dich mein Herrn.
Am unten der Wasser mit Fischen, an der Wüste mit der Gazelle,
Heilige sein mit Yâ Hu (Mein Gott) rufe ich dich mein Herrn.
(Als Heilige mit Oh Got sagen, rufe ich dich mein Herrn.)
Auf der Himmel mit İsa, auf dem Berg mit Musa
Mit seinem Stab, die in deiner Hand ist, rufe ich dich mein Herrn.
Mit Hiob, der viele Sorgen hatte, Mit Yakop, deine Auge naβ war.
Mit Mohammed, den lieb Gott, rufe ich dich mein Herrn.
Mit Dank und Lob und Mit Sure İhlas, der lobte Gott,
Immer als Erinnerung Gott, rufe ich dich mein Herrn.
Ich weis wie ist das Leben in der Welt, ich verzihtete von reden.
Mit Kopf ohne Mütze, mit nackten Füβe, rufe ich dich mein Herrn.
Yunus list mit Zungen und mit Tauben und Nachtigalen
Mit der Menschen, die Gottlieben, rufe ich dich mein Herrn.
Lieber Hern Steinert,
Ich versuhte die Gedichte Wordwordlich zu übersetzen. Die Reim habe ich vernachlesigen. Die Übersetzung wie ist stilisch, kann ich nicht entscheiden. Ich überlasse Ihnen Reim und Still.
Wie gesagt, wegen Geldmangel kann ich nicht nach Stuttgart. Eigentlich wollte ich kommen. Versein Sie mir. Begrüβen Sie die Teilnehmern/innen mit schönen Grüβen.
Schöne Grüβe an Ihre Frau.
Mit herzlichen Grüβe…
SESSİZ GEMİ Yahya Kemal Beyatlı
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakarlar gözleri nemli.
Bîçare gönüller, ne giden son gemidir bu;
Ne de hicranlı hayatın son matemidir bu…
Dünyada sevilmiş ve sevilen nafile bekler,
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekle.
Birçok gidenin her bir memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti, dönen yok seferin…
EN İYİSİ OL! Douglas Maalach
Dağ tepesinde bir çam olamazsan, vadide bir çalı ol.
Fakat en iyi çalı sen olmalısın.
Çalı olamazsan, bir ot parçası ol. Bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olamazsan, saz ol.
Fakat gölün içindeki en güzel saz sen olmalısın.
Hepimiz kaptan olamayız, tayfa da olabiliriz.
Dünyada hepimiz için yapacak bir şey vardır.
Yapacağınız iş, size en yakışan iştir.
Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü değil.
Sen ne isen onun en iyisi ol!
| Kitap Hattı: Şiirlerin büyük kısmını Güldeste isimli seçme şiirler kitabımdan aldım. Edebiyat öğretmeni Mehmet Elçi ile birlikte hazırladığımız şiir Güldeste’sini okuyucularıma tavsiye ederim. İrtibat: 0212-452 12 90 | ||
| SEN YOKTUN Dursun Ali ErzincanlıSen yoktun… Hz.Adem’deydi nurun Önce cenneti, Sonra yeryüzünü şereflendirdin. Adem nuruna affedildi Arafat bu affa şahitti. Sen yoktun Sen yoktun… Sen yoktun Sultanım… Sen yoktun…. Sen yoktun Sultanım… Artık sen vardın… Sen vardın… Ve sen gittin… Sen varsın… Bırakma bizi ! Ey Rabbimiz! |
Dost Bildiklerim Ümit Yaşar Oğuzcan
sanırdım gündüzdü onlarla gecem
içimde ümitti dost bildiklerim
ne zaman yıkılıp yere düştüysem
bırakıp da gitti dost bildiklerim
hepsi varken baharımda yazımda
kışın bir burukluk kaldı ağzımda
seneler senesi oysa gözümde
cihana eşitti dost bildiklerım
nerede o sözlere kandıgım günler
her gülen yüzü dost sandıgım günler
acıdan kahrolup yandıgım günler
ta canıma yettı dost bıldıklerım
meydana çıkalı asık çehreler
aydınlanmaz oldu artık geceler
yalanlar tükendi indi maskeler
birer birer bitti dost bildiklerim
korkar oldum bana dostum diyenmden
yoksa yok olandan varsa yiyenden
ne onlardan eser kaldı nede benden
beni benden etti dost bildiklerim.
sanırdım gündüzdü onlarla gecem
içimde ümitti dost bildiklerim
ne zaman yıkılıp yere düştüysem
bırakıp da gitti dost bildiklerim
hepsi varken baharımda yazımda
kışın bir burukluk kaldı ağzımda
seneler senesi oysa gözümde
cihana eşitti dost bildiklerim
nerede o sözlere kandıgım günler
her gülen yüzü dost sandıgım günler
acıdan kahrolup yandıgım günler
ta canıma yettı dost bildiklerim
meydana çıkalı asık çehreler
aydınlanmaz oldu artık geceler
yalanlar tükendi indi maskeler
birer birer bitti dost bildiklerim
korkar oldum bana dostum diyenmden
yoksa yok olandan varsa yiyenden
ne onlardan eser kaldı nede benden
beni benden etti dost bildiklerim. Ümit Yaşar Oğuzcan
|
MESNEVÎ’NİN İLK BEYİTLERİ
|
1. Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned
2. Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend
3. Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk
4. Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş
5. Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem
Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem
6. Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
Vez derûn-i men necüst esrâr-i men
7. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst
8. Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst
9. Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd
10. Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd
Cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd
11. Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd
12. Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd
13. Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned
14. Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst
5. Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd
16. Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist



Şairlerini aşan şiirler vardır. Bu muhteşem şiirleri bulup okumak, herkes için her zaman mümkün değildir. Bu kitapta şairini aşmış şiirlerden bir güldeste yapıp sizlere sunmak istedik. Edebiyat öğretmeni olarak yıllarca zevkle, hislenerek, coşarak, heyecanlanarak ve hecanlandırarak okuduğumuz şiirlerden bir gül demeti yapıp sizlere takdim ediyoruz. Yüze yakın şairin en güzel eserlerini bir arada bulmak hem şiir meraklılıkları hem şairler için iyi bir şans. Seçtiğimiz şiirlerin ezberlenebilir nitelikte olmasına gayret ettik. Zamanın süzgecinden geçmiş olması da bizim için önemliydi. Yalnız kaldığımız, hislendiğimiz, öfkelendiğimiz, isyan veya aşk duygularımızın depreştiği zamanlar bu şiirler imdadımıza yetişecektir. Bu şiirleri okurken ruhunuzu keşfedecek ve yüreğinizin derinliklerinde çağlayan billûr ırmakların sesini duyacaksınız.

Son Yorumlar