Sıfırdan Zirveye Tırmanma Hikâyesi
|
|
Başarı Merdivenlerini Nasıl Tırmandım?
2008 yılı benim için konferanslar yılı oldu. “Yılın en çok eğitim ve başarı konferansı veren ve eğitim kitapları en çok satılan yazarı” seçildim. Bayburt, Kırşehir, Adana, Kahramanmaraş, Malatya, Elazığ, Adana, Sinop, Antalya, Sakarya, Konya deyip gezdim. İstanbul’da kaç okulda ve salonda konferans verdiğimi hatırlamıyorum. Haziran sonunda beş yıl içinde verdiğim konferans sayısının 625’i bulduğunu gördüm. Mart ayında Eyüp İmam-Hatip Lisesi öğrencilerine başarı ve motivasyon semineri vermiştim. Öğrencilerin ilgileri, heyecanları, merakları görülmeye değerdi. 43 kitabı olan ve 615 konferans veren, Vakit’te yazı yazan, televizyonda “Başarının Fethi” programları yapan bir yazarla karşılaşmak öğrenciler için ilgi çekiciydi. Birçoğu kitaplarımı okumuş, bir kısmı adımı baba, anne, abi ya da ablalarından duymuşlardı. Aralarında şiir, hikâye, deneme yazanlar vardı. Geleceğe hazırlanan gençlerle harikulade güzel bir konferanstan sonra hoş sohbetler ettik.
Konferanstan sonra lise ikinci sınıftaki bir öğrenci, gönül okyanusuma bir soru taşı savuruverdi:
“Başarı merdivenlerini tırmanmamız için bize gaz veriyorsunuz. Siz bu heyecan ve başarma azmini nereden alıyorsunuz?”
Bu soru, bana daha önce de defalarca sorulmuştu. Üzerinde duramamıştım. Soru oldukça sık sorulmadığını fark ettim. Başarı hikâyeleri arasına kendi hikâyemi de yazıp koymak gerektiğine karar verdim.
Bir an düşündüm:
Beni ne heyecanlandırıyor? Niçin başarılı olma yolunu seçtim? Neden yaz kış demeden yazıyor; niçin tatillerimi, zevklerimi, dostlara ayıracağım vakitlerimi kurban ediyorum? Neden uykularım bölünüyor, kitaplarımdan birine bir paragraf yazmak için gecenin saat üçünde neden yataktan fırlayıp yazı masasının başına koşuyorum? Niçin romanlarımdan birinin duygusal bir bölümünü gece iki buçukta ağlarken ağlamaya başlıyorum? Bunları yazma ihtiyacı duydum.
Başarmak Güzledir ve Mutluluk Verir
İlkokula merak ve heyecanla gittiğimi hatırlıyorum. Öğrenmek güzeldir ve heyecan verir. Köyümüzde ilk defa bir ilkokul açılıyordu ve okulun ilk öğrencileri bizdik. Öğretmenimiz, ütülü pantolonlu, temiz giyimli, genç biriydi. 1960 senesinde bizim köyde pantolon giyin ilk adam bizim öğretmendi, köylüler şalvar giyerlerdi.
Daha önce birçok arkadaşımla hoca mektebine gidip sure ve duaları öğrenmiştik. Öğrenmeyi seviyorduk. Yeni öğretmenimize çabuk alıştık. Biraz sert ve sopası elinde olsa da öğretme tutkusu olan, genç ve dinamik biriydi.
İlkokulda iyi bir performans sergilediğimi hatırlıyorum. Öğretmenin güzüne girmiştim ve Hamza Öğretmende okuduğum beş yıl boyunca hiçbir zaman kıymetten düşmek istemedim. Verilen konulara bir gün önceden hazırlanmak, ertesi gün sınıfta ders anlatmak, şiir ezberlemek, bayramlarda ve törenlerde şiir okumak bana zevk veren faaliyetlerdi. Bir şeyleri başarabildiğimi başkalarına göstermek, yeteneklerimi geliştirmek ve sergilemek çok hoşuma giderdi.
Öğrenmek, başarmak, öğretmenden takdir almak, beni şevklendiriyor, yeni çalışmalar yapmaya motive ediyordu.
Gurbete Düşen Ağlar
İlkokul bittikten sonra ağabeyimle birlikte parasız yatılı sınavlarına girdik. O imam-hatip lisesinde ben de ortaokul ve lisede parasız yatılı okuma hakkı elde ettik. Köyden şehre taşındık. 12 yaşında bir çocuk için ailesinden kopmak zor bir şey. Babamın beni Konya’da Karma Ortaokulu’na kaydedip yurda yerleştirdiği dün gibi hatırlıyorum. Sevinç ve acıyı en yüksek dozda ve birlikte yaşadığım gündü. Babamdan ayrılma zamanı gelince yüreğim fokur fokur hasret kaynamaya başlamıştı. Gönlüm hüzünle doldu ve ağlamaya başladım. Gurbete düşen ağlar ve ağlatır. Babamın gözlerinin nemlendiğini, gözyaşlarımın dinmesi için yanımdan uzun zaman oyalandığını hatırlıyorum.
Başarı bedel ister ve ter kokar. Yükselmek ve köydeki yoksul hayattan kurtulmak için hasret çekmek dahil birçok bedeli ödemeye razı olmam gerektiğini biliyordum.
Ekonomik yönden ailemin durumu iyi değildi. Babam, her zaman yeterli harçlık gönderemezdi. Çocukluğum arkadaşlarımın okulun önündeki satıcılardan alıp yediği şamdatlılara, kantinden alıp içtikleri gazozlara imrenerek geçti. Yoksulluğun bana tattırdığı acılardan intikamımı, derslere çalışarak ve aldığım notlara imrenilmesine sağlayarak alıyordum. Ortaokul yıllarımda hep sınıf birinciliği için yarıştım ve birinci oldum, takdir aldım. Lisede karnem zayıf görmedi. Notlardaki başarım, özgüvenimi geliştirdi. Daha sonraki yıllarda aldığım roman, hikâye, makale ödülleri almam; eğitim dalında yılın köşe yazarı (sene 2004) ve yılın en çok konferans veren yazarı seçilmem (yıl 2008) beni hiç şaşırtmadı.
Ortaokul son sınıfta iken ders dışı etkinliklerde kendilerini göstermek isteyen arkadaşlarla gezip tozma, boş derslerde okul dışına kaçma, kız tavlama merakı gibi bir dizi meraka kapıldığımı hatırlıyorum. Çok sürmedi, yıl sonuna doğru imam hatip lisesinde okuyan ağabeyimin etkisiyle dinî sohbetler yapan yeni arkadaşlar tanıdım. Emekli öğretmen Mustafa Özsoy gençlerle sohbet ediyor, onlara dinî kitaplar okuyordu. Mustafa Öğretmen çok hoşuma gitmişti, tatlı sohbet bir adamdı. Yeni arkadaşlarım tam bana göre idi. Eski çevreyle yeni hayat tarzının birlikte gitmeyeceğini çabuk kavradım ve arkadaş çevremi değiştirdim. Namaz kılmak ve dindar bir hayat yaşamakla kız peşinde koşmak, kahveye gidip kâğıt oynamak bir arada yürümüyordu.
Macera peşinde koşarken dersleri de asmıştım, sınıfta eski performarsım kalmamıştı. Gidişattan memnun değildim. Yeni arkadaş çevrem, beni hasretini duyduğum başarı iklimine yeniden taşıdı. Çünkü okumak, öğrenmek, bilgisini artırmak ibadetti. Ayrıca insanın ilim ve ahlakla yükselmesi insan olarak kazanması gereken en büyük erdemdi. Derslerde başarı göstermek de erdemli bir öğrencide bulunması gereken meziyetlerdendi.
Kütüphaneye Üye Oldum
Yeni arkadaş çevresine katıldığım andan itibaren kız peşinde koşmayı, kahveye gitmeyi, kâğıt oyunlarını bıraktım. Sigara, içki gibi alışkanlıklarım hiç olmadı. Artık yegane lüksüm okumaktı. Okumak lükstü, çünkü kitap parası bulamıyordum. Lisenin karşısındaki İl Halk Kütüphanesine üye oldum. Ortaokul ve lise hayatım boyunca oradan ödünç kitap alıp okudum. Ömer Seyfettin külliyatını o yıllarda bitirdim. Refik Halit Karay, Yaşar Kemal, Yusuf Ziya Kozanoğlu o yıllarda tanıdığım yazarlardı.
Benim favorim Ömer Seyfettin idi. Heyecanlı ve sonu beklenmedik bir şekilde biten hikâyeler yazıyordu. Üniversite yıllarımda Guy de Maupassant ve O. Henri’yi tanıyacak, onlara da bayılacaktım. Üniversite ilk hikâyemi yazdığım zaman elbette Maupassant ve Ömer Seyfettin tarzında bir hikâye kaleme almıştım. “Tertip” isimli hikâyem, üniversitedeki terör olaylarını konu ediniyordu. Şans eseri ilk hikâyem yayınlandı.
Sevincimi anlatamam.
Hayat Sürprizlerle Dolu
Hayat ırmağında yüzerken kimi zaman sürprizlerle karışlaşırız. Karnemde hiç zayıfım olmamasına rağmen lise bitirme sınavlarında fizik ve kompozisyondan ikmale kaldım. O zamanlar, yıl sonu notlarınız ne olursa olsun, altı dersten lise bitirme sınavları vardı. Sene içinde derslerimiz zayıf olmasa da bu sınavlara giriyorduk.
Başarmak zorundaydım. O yazın ekin tarlasına giderken kağnıda, harmanda döven sürerken dövenin üstünde ders çalıştığımı hatırlıyorum. Dersleri veremez ve üniversite okuyamazsam yoksulluk ve fakirlik yolumu bekliyordu. Başarılı olmak zorundaydım.
Bütünleme sınavlarında iki dersi de verdim. Üniversite sınavlarına kendi kendime hazırlanmıştım. 1970’li yıllarda dersaneler yaygın değildi. Dersane olsa da oraya verecek param yoktu. Neyse ki girdiğim sınav sonucu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazandım. Keyifli bir başarıya imza atmıştım. Artık Konya ufkundan İstanbul iklimine uçacaktım. Benim için İstanbul’u görecek olmak Paris’i görmek gibi bir şeydi.
Okumazsanız Kanalizasyon Çukuru Kazarsınız
Ortaokul yıllarıydı. Bizim köylüler, Konya Belediyesinin kanalizasyon işlerini almışlar, çalışıyorlardı. Bir tatil günü arkadaşım Ahmet Afyon’la, şimdi Selçuk Üniversitesinde biyoloji profesörü, köylüleri ziyarete gittik.
Güneşli bir bahar günüydü. Köylüler boylarına kadar çukur kazmışlardı. Kazma kürek çalışıyorlardı. O zamanlar henüz kepçe mepçe yoktu. Kanalizasyon işleri kazma kürekle yapılırdı.
En yaşlıları olan Hüseyin Amcanın başı ucunda durduk. Selam verdik, kolay gelsin, dedik. Hal hatır sorduk:
-Nasılsın Hüseyin Amca?
45 yaşlarında vardı. Şakağından terler akıyordu. Kafasındaki örmeyi çıkardı. Dökülmüş başını kaşıdı, terini kuruladıktan sonra boyunca kazılmış hendeğin içinden bize doğru baktı:
-Nasıl olalım amcam? İşte görüyorsunuz. Çalışın da kendinizi kurtarın. Okumazsanız siz de bizim gibi kanalizasyon çukuru kazarsınız.
Sohbetin geriye kalan bölümünü hatırlamıyorum. Bu cümleyi de hiçbir zaman hatırımdan çıkaramadım.
Daha sonraki günlerde etütlerde canım ders çalışmak istemedi mi, o sahneyi hatırladım. Ders çalışmak, güneşin yüzünde kanalizasyon çukuru kazmaktan çok daha kolay, diyerek kendimi yeniden derslere verirdim.
Yaz tatilinde köye giderdim. Babam çiftçiliğin yanı sıra duvar ustalığı yapardı. Yaz mevsimi inşaat işlerinin yoğun olduğu zamandı. Babam kışın tarlaları eker, ekinleri orakla biçmek, onları kağnıyla harmana getirmek ve dövenle eritip kaldırmak annem, abim ve bana düşerdi. Tarlada çalışmak zor işti. Güneşin yüzünde günlerce orakla ekin biçerdik.
Yaz aylarındaki işlerin zorluğu da kışın etütlerde ders çalışırken bana itici güç olurdu. Etütte çalışmak, güneşin yüzünde tarlada ekin biçmekten daha kolaydı. Bunu düşünür, derslere yeni bir şevkle sarılırdım.
Ortaokul ve lise hayatım boyunca her gün 3.5 saat ders çalıştım. Okul yatılı idi, akşam iki buçuk, sabahleyin bir saat etüdümüz vardı. Yazılı olduğu günler, bazen bu saatler yetmez, sabahleyin erken kalkar, ders çalışırdım.
O gün bugün öğrencilerime günlük en az üç saat ders çalışmalarını tavsiye ederim. Günlük olarak ödevleri yok veya çalışmaları gereken ders yoksa kitap okumalarını öneririm.
Başarının sırrı planlı, devamlı ve ısrarlı bir şekilde çalışmaktan geçer.
Babanızın Öküzünü Satarlar
Yatılı okuyorduk. Etüt sırasında bazen ders çalışmaz, gürültü yapardık. Nöbetçi öğretmenler gelir bizi uyarır, nasihatlerde bulunurlardı.
Uzun boylu, iri yapılı, babacan bir etüt öğretmenimiz vardı. Mazhar Bey. Zaman zaman etüt yaptığımız sınıfa gelir bize tavsiyelerde bulunurdu. Tok bir sesi vardı.
Aradan 43 sene geçmesine rağmen Mazhar Beyin bazı cümleleri hâlâ kulaklarımda çınlar:
“Oğlum, dersinize iyi çalışın. Sınıfta kalırsanız sizi okuldan atarlar. Babanızın öküzünü satar, masrafları alırlar. Aklınızı başınıza alın.”
Nitekim etütleri kaynatan bazı arkadaşlar sınıfta kaldılar ve yatılı okuma haklarını kaybettiler, okuldan atıldılar.
Cin Ali Atıldı
Maç hastası Cin Ali isminde bir arkadaşım vardı. Yatılı okulu yüksek bir puanla kazanmıştı. Fakat resmen hasta idi. Pazar günü etütte ders çalışmaz, radyodan maç yayınlarını dinlerdi. Futbolcu adlarını ezberleme konusunda özel bir yeteneğe sahipti. Türk takımlarının ilk 11 oyuncusunu ezbere bildiği gibi Barcelona, Bayern Munih, Liverpol, İnter gibi Avrupa takımlarını da ezbere sayardı. Eğlence olsun diye arkadaşlar, bazen de onu tanıyan hocalar, maç anlat, derlerdi.
Cin Ali, Barcelona- Liverpol maçını naklen yayın yapıyormuş gibi anlatırdı.
Futbolcuların isimlerini ezberlemeye ayırdığı zamanı derslere ayırmadı. Çocuk aklıyla çocukça hareket etti, kendini derslere vermedi, sınıfta kaldı ve okuldan atıldı.
Ezber yeteneğini yanlış yerde kullanan Cin Ali’ye hâlâ acırım. Futbolcu isimlerini ezberlediği kadar dersleri de ezberlemesi gerektiğini birisi ona anlatabilseydi okul hayatı yarıda kalmazdı.
Karacaörenli Hüseyin ve Dursun Ali, Kozlulu Dursun da etütleri kaynatıp sınıfta kalan arkadaşlarımızdandı. Onlar da yatılı okulu terk etmek zorunda kaldılar.
Parasız yatılı sınavlarını kazanan bu arkadaşlarımız yetenekli ve zeki idiler. Zekâ sahibi olmak veya yetenekli olmak yetmiyordu. Yetenek ve zekâyı doğru yerde kullanmak da gerekiyordu.
Rüyalarım Gerçek Oldu
Edebiyat Fakültesini kazanmak benim için tam bir rüya idi.
Artık öğretmen olacaktım.
Hamza öğretmen gibi değil tabi. Lise edebiyat öğretmenliği rüyalarımı süslüyordu. İdeal bir öğretmen olacaktım.
Beni tarla tarlada çalışmaktan veya duvar ustası olmaktan kurtaracak tek yol, okumaktı. Onun için hep derslere asıldım. Üniversite yıllarımda ülkeyi eğitimli insanların yönettiğini fark ettim. Yönetilen kitleler içinde sıradan biri olmak yerine ülke içinde etki sahibi aydın biri olmayı kafaya koydum. Bunun yolu da başarılı olmaktan geçiyordu. Başarılı olmak için de çok okumalıydım.
Üniversitede okurken 5-6 arkadaş ev tuttuk ve birlikte kaldık. Kira ve yemek masrafları ucuza geliyordu. Arkadaşlarımın hepsi dindar gençlerdi. Bol bol Kur’an tefsirleri okur, okuduklarımızı birbirimize anlatırdık. Tefsir okumak bize idealizm verdi. İdealist insanlar olarak okulda da derslerimiz iyi olmalı, dosta düşmana karşı başımız dik gezmeliydik.
İdeal bir Müslüman, sınıfında birincilik için çalışmalı, düşünceleri ve ahlakıyla olduğu kadar, başarıları ile de toplumun dikkatini çekmeliydi. O yıllar dindar olmak, bazı yerlerde, bazı insanlar tarafından hor görülmeyi göze almak demekti. Hor ve hakir görülmemek için meziyetlerimizi artırmalıydık. Bunun yolu da okulda derslerde, hayatta mesleğinde başarılı olmaktı.
Başarı, eksikleri ve noksanları silen iyi bir silgidir.
Edebiyata Açılan Kapı Prof. Mehmet Kaplan
Edebiyat Fakültesinde okurken özellikle Prof. Mehmet Kaplan’ın fikirlerinden etkilendim. Hoca kitap gibi ders anlatırdı. Sınıfa kucak dolusu kitapla gelirdi. Bize birçok yazarın hayatını ve sanat anlayışını anlatır, eserlerini tavsiye ederdi. Bazen bir derste 10 kitap tavsiye ettiği, 10 tane araştırma konusu önerdiği olurdu.
Son dersini hiç unutmam.
İki saat bize nasihat etti, tecrübelerini anlattı.
“İki sene derslere hazırlanın. Hayat boyu işinizi iyi yapın. İnsanların çoğu para, kadın, şöhret gibi şeylerin peşinden koşar. Siz çalışın ve işinizi iyi yapın; para, şöhret, kadın gibi şeyler başarılı insanların peşinden koşar.”
Üniversite yıllarımda Mehmet Kaplan ile tanışmak benim için harika bir şans olmuştu. Hoca, içimdeki sanatçı olma rüyasına hayat verdi. Lise yıllarında şiir yazdığımı, gazetelere gönderdiğimi hatırladım ve yazar olmaya karar verdim. Prof. Kaplan, yazarları ve eserlerini öyle güzel anlatırdı ki imrenirdim. Onun sayesinde içimde sanatçı olma fikri filizlendi ve boy verdi.
Yine o yıllarda Reşat Nuri, Halide Edip, Fakir Baykurt, Mahmut Makal gibi yazarların öğretmen olduğunu öğrendim. Bu durum bana cesaret verdi:
“Onlar da öğretmen ben de. Onlar meslekî çalışmaların yanı sıra eser verdiler ve isimlerini literatür tarihine yazdırdılar. Onlardan geri kalmayacağım. Meslek hayatım boyunca onların kitaplarını okutmak zorunda olmayacağım. Ben de eser vereceğim ve öğrencilerime okutacağım.”
Yazar olmak için kolları sıvadım.
Edebiyat Dünyasının Yıldızlarını Tanıdım
Artık yazar olma hayallerimin peşinden koşuyordum. Bir grup meraklı arkadaş, yazarlarla tanışmaya ve onlarla sohbet etmeye karar verdik. Biz de yazar olacaktık. Bunun yolu, yazarları tanımak ve onlar gibi çalışmaktan geçiyordu.
Edebiyat meraklısı arkadaşlarla Hekimoğlu İsmail, Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Vehbi Vakkasoğlu, Yavuz Bahadıroğlu, Nejat Muallimoğlu, İbrahim Minnetoğlu gibi birçok yazar ve düşünürü ziyaret ettik. Sohbetlerine katıldık, konferanslarını dinledik.
Özellikle Hekimoğlu İsmail, bendeki yazma ve sanatçı olma tutkusunu kamçıladı. Elimden tuttu, yazdıklarımın yayınlanmasına yardım etti. İlk yazılarımı onun günlük yazı yazdığı Yeni Asya gazetesinde neşrettim. Daha sonra Sur, Türk Edebiyatı, Zafer, Yeni Düşünce gibi dergilerde, Zaman ve Vakit gibi gazetelerde yazılar yazdım.
İlk Kitabımı Nasıl Yayınladım?
Öğretmenlik ve yazarlığı birlikte yürütüyordum.
Nihayet 1982 yılında Gönülleri Fethedenler, 1988 yılında Yemin adlı hikâye kitaplarımı yayınladım. İlk romanımın konusun öğretmenlik yaptığım Hatay’da yakaladım. Psikoloji öğretmeni Tuğrul Beyin babası, bir İstiklal Savaşı gazisi idi ve hatıraları vardı. Tuğrul Beye rica ettim, babasının 50 sayfa tutarındaki hatıralarını bana verdi. Kamil Demirbaş’ın hatıralarını, zenginleştirerek romanlaştırdım. Böylece 1988 yılında Gülü Koklayamadım’ı neşrettim.
Gülü Koklayamadım, benim en çok satan romanlarımdan biri oldu, 7 baskı yaptı. Başarı serisinin ilk kitabı olan Başarıya Götüren Yol ise onu geçti ve 18 baskı yaptı. Kitap yazmak ve yayınlamak, harika bir duyguydu. Bu saadeti hep yaşamak istedim.
Sınavlar, Yükselmek İçin Fırsattır, Onları Severim
Bir yandan hikâyeler ve denemeler yazıyor, yayınlıyor, öbür taraftan iyi bir edebiyat öğretmeni olmak için çalışıyordum. 1988 yılında okula bir yazı geldi. Bakanlık yurt dışına öğretmen göndermek için sınav açmıştı. Müracaat ettim ve hazırlanmaya başladım.
Aynı yıl cumartesi-pazar bir dersanede öğretmenliğe başlamıştım. Dersanecilik serüvenim bir yıl sürdü. Yurt dışı sınavını kazanmıştım. O yıl Almanya’ya gittim. Hekimoğlu İsmail, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Yahya Kemal gibi birçok yazar Avrupa ve Amerika görmüştü. Yabancı dil biliyorlardı. İyi bir yazar olmak için yabancı dil bilmek şarttı. Almanya’ya giderken Almanca’yı iyi bir şekilde öğrenmeye ve Avrupa’yı gezmeye karar verdim.
Dediğimi yaptım. 36 yaşımda başladığım Almanca öğrenme serüvenini başarıyla bitirdim. Avrupa’yı gezmek, “Alman edebiyatı” ve “modern literatür” kursları görmek, beni zenginleştirdi. Umberto Eco gibi eserlerimde fikir tartışmaları yapmak, John Grisham gibi halkı ilgilendiren sosyal konuları işlemek, John le Care gibi istihbaratçı romanları yazmak, Henning Mankel gibi polisiye romanlar kaleme almak aklıma düştü. İtiraf Ediyorum, İntikam, Cehennem Vadisi, Mafya Kıskacında Vurgun gibi soysa polisiye romanlar yazmak, Batılı romancıları tanıdıktan sonra zihnimde harmanlandı. Bu tür romanlar çok ses getirdi.
William Burrogs, Derrida, Josef Heler, Jürgen Habermas gibi yazarları okuyarak “postmodern” bir üslup tutturdum.
Yazar olmak zordur, yazar kalmak daha zordur. Eğer zirvelere tırmanmışsanız, zirvede kalmak için de çaba harcamak zorundasınız. Bunun için tutkuyla çalıştım, çalışıyorum.
İnsanlara Faydalı Olmak Mutluluk Verir
2000 yıllardan sonra da özellikle gençlere yol gösteren eğitim, başarı ve motivasyon kitapları kaleme aldım. Artık öğrenmenin, kendini yetiştirmenin, çalışmanın, okumanın dehayı keşfetme eylemi olduğunu kesin kes biliyorum. Başkalarına faydalı olmak, gençlere yol göstermek, onları başarıya yönlendirmek, insanlara ufuk açmak ve dehalarını keşfetmeye yardım etmek beni mutlu ediyor. Hele benim gibi yoksul aileden gelen çocuklara yol göstermeye, ufuk açmaya bayılıyorum.
Okumak, öğrenmek, çalışmak, başarmak bende tutkuya dönüştü.
Tutkulu çalışmalar başarıyı getirdi.
Başarı, mutluluk kapılarını aralar.
Hem tutkuyla başarı merdivenlerini tırmanıyorum, hem de gençlerin yeteneklerini keşfetmesi ve yükselmeleri için çaba harcıyorum. Onlara kendilerine güven duygusu veriyorum. Başarma ve yükselme azmi aşılıyorum. Başarı sadece yüksek bir mevkiye gelmek, çok para kazanmak veya şöhrete ulaşmak değildir. Bunlar araçtır. Asıl olan büyük bir tutku ve aşkla milletimize, vatanımıza ve dinimize hizmet etmektir. İnsanı sahip olduğu idealler yükseltir. Kimin ideali milletine ve insanlığa hizmet ise onun gayreti ideali ölçüsünde artar.
Yüzlerce konferans verdim. Konuşmalarımda gençlere yüksek bir hedef seçmelerini, kendilerine güvenmelerini, başkalarının yaptığını onların yapabileceğini, kimseden bir eksikleri olmadığını, çok çalışmayı ve erdemli olmayı tavsiye ediyorum. Beni dinleyenler heyecanlanıyor; büyük adam olma ve ülkemizi yükseltme kararı alıyorlar. Buna çok seviniyorum.
Vakit gazetesindeki sütunumda eğitim, başarı ve motivasyon yazıları kaleme alıyorum. Gazete yazarlığı beni geniş kitlelere ulaştırdı. Bu sayede birçok okuyucu beni tanıdı, kitaplarımı okuyor ve www.alierkankavakli.org isimli sitemden faydalanıyor.
Harika Bir Örnek Ödemişli Fazıl
Okula bırakan ve okul yerine kahveye giden Ödemişli Fazıl, 2003 yılında verdiğim bir konferansı dinledikten sonra yeniden okula döndü ve okulda derece yaptı. Ben de onun başarı hikâyesini “Zorluklar Sırtıma Binin” isimli bir roman yazarak kitaplaştırdım. Bir konferans, bir insanın hayatının değiştirmişti. Beni dinleyen birçok gencin hayatı değişiyor. Çok mutlu oluyorum.
Başkalarını faydalı olmak için çalışmak, ibadettir ve Sevgili Peygamberimizin (sav) tavsiyesine uymaktır, mutluluk kaynağıdır. Güzeller güzeli ne güzel buyurur:
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır.”
Bu yazı 2 kez okundu


Son Yorumlar