SESSİZ ASLANIN KÜKREYİŞİ

0

Sincanlı Gazi Adem Yücel anlattıkları tam bir kahramanlık destanı. Onunla Şehit Yakınları ve Gaziler Derneği’nde tanıştık, çay içip sohbet ettik. Adem Bey, esnaf, 44 yaşında, üç çocuk babası. Sohbet ederken söz döndü, dolaştı, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde yazılan destana geldi. Adem Bey’e o gece neler yaşadığını sordum. Anlattı:

“Yakupderviş köyündenim. Doğma büyüme Sincanlıyım. O akşam evde oturuyordum. Hanım, mesaj geldi, darbe oluyormuş, dedi.

-Olmaz öyle şey, yanlışlık vardır, dedim.

-Ortalık yıkılıyor. Bildiğin gibi değil.

Birkaç dostumu aradım, biz dışarıya çıkacağız, dediler. Durma zamanı değildi, çocukları da aldım, sokağa çıktık. Sincan Meydanı’na yürüdük. Orada sivil bir polis memuru, Emniyet’te çatışma olduğunu, Gölbaşı Polis Özel Kuvvetlerin bombalandığını, darbede Jandarma ve Hava Kuvvetlerinin aktif olduğunu söyledi.

Meydanda eniştem ve birkaç akraba ile buluştuk. Onlar Külliye’ye gitmeye karar verdiler. O arada Ak Parti’den mesajlar gelmeye başladı, sokağa çıkma çağrıları yapılıyordu. Akrabalar bir araba doldurdular. Eniştem, Tayyip Erdoğan’ın iyi olduğunu fakat sağlıklı bir iletişim kurulamadığını öğrenmiş. Araba dolunca onlar hareket ettiler.

Sivil polis, Allah rızası için tanıdıklarınıza, akrabalarınıza haber verin, sokağa çıksınlar, diyordu.

İşin ciddiyetini anlamıştım. Tanklar ve zırhlı araçlar caddelere yürütülmüş, polis direnme kararı almış ve çarpışıyordu. Askeri kuvvetlerin gücünü kırmak için halkın desteğine ihtiyaç vardı.           Çağrının anlamı buydu. Henüz Kurmay Albay Ejder Yıldırım’ın Etimesgut’taki 26. Mekanize Piyade Taburu’nu zırhlı araçlar ve tanklara bindirip Ankara Emniyet’i vurmaya gittiğini bilmiyordum.  Emniyette şiddetli çatışmaların olduğunu sonradan öğrenecektim.

Etimesgut’taki Zırhlı Birliklerin kışladan çıkmaması için halkın orayı kuşatması gerektiği aklıma geldi, polise söyledim.

“Halk, o tarafa yönlendirildi. Orada hareketlilik var.” dedi.

Belediyenin otobüs kaldıracağı anons edildi. Otobüse binmeyi sevmem. Çocuklara, haydin eve gidelim, dedim. Yürüdük. Onları eve bıraktım.

“Benim dükkânda işim var, siz eve çıkın.”dedim.

İki tane kamyonetimiz var, onları alıp Fatih Mahallesi’ne gitmeye ve oradaki jandarma karakolunun önüne çekip yolu tıkamaya karar verdim. Birine bindim Sincan’daki jandarma karakoluna gittim. Nöbetçilerle karşılaştım.

“Dur, yaklaşma!” falan dediler. Arabayı sürdüm, yanlarına vardım. Ne olup bittiğini sordum.

“Abi, Jandarma Genel Komutanlığı’nda çatışma varmış. Fetöcü pilotlar Akıncı Üssü’nde kalkıyormuş. Burada bir şey yok. Buradan git!”

Karakolun ışıkları söndürülmüş, ortalıkta sessizlik hâkim. Karakol komutanının darbe taraftarı olmadığını, karakolu çatışma dışında tutmak istediğini düşündüm.

“En iyisi TAI’ye gitmek.”dedim kendi kendime. Arabayı sürdüm.

Akıncıyı geldim. Eryaman’ın oradan geçerken insanların caddelere döküldüğünü, araçlarına binip hareket ettiklerini gördüm. Gölet’in orada yolu kapatıp arabaları Akıncı’ya yönlendirmek istedim. Arabayı yolun ortasına çektim, gelen arabalar benim arabanın sağından solundan geçip gittiler. Kimseyi durduramadım. Birkaçının hızını kesip konuşmaya çalıştım. Herkes bir istikamet tutturmuş gidiyor. Kimi Külliye’ye kimi hava alanına kimi Meclis’e gideceğini söyledi. Kimseyi ikna edemedim.

Arabayı Akıncı’ya doğru sürdüm. Lojmanların girişine kadar geldim.

Oradaki nöbetçi, geçiş yok, dedi. Fethiye’ye gideceğimi söyledim. Oradan Fethiye köyüne gidildiğini biliyordum, ısrar edince geç, dediler. Fethiye’ye doğru gittim, oradan 4. Ana Jet Üssü nizamiyesine geldim.

Silahları üzerime doğrulttular.

Arabanın farlarını söndürdüm ve indim. Üzerlerine doğru biraz daha yürüdüm. Hava karanlık, beni göremiyorlar.

Rütbeli biri karşıma dikildi. 40-45 yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. Tehdit almış gibi dik bir sesle:

-Hayırdır!

-Hayır mı şer mi size sormalı. Bu uçaklar neden kalkıyor? Kim, nereyi bombalıyor?

-Sen niye geldin?

Sesi tehdit doluydu. Gözümü karartmıştım. Milletin istiklalini tehdit eden bu zorbalara boyun eğememeliydim. Korktuğumu sanmamalıydılar. Aksine zorbalığa karşı direneceğimizi bilmeliydiler.

-Sormaya geldim. Başka neye geleceğim? Burada ne oluyor?

Sağ ve sol taraftaki tel örgülerin arkasından birkaç el havaya ateş edildi. Durum ciddiydi. Sertleşirsem silah kullanacakları sinyalini veriyorlardı. Tek başıma ne yapabilirdim?

-Can güvenliğin için buradan git kardeşim!

Resmen ölümle tehdit ediyordu.

-Nereye gideceğiz? Suriye’ye mi?

Arkadan biri homurdandı:

-Ne diyor ya! Bu ne diyor? Tutun şunu!

Karşımdaki asker tehditle beni uzaklaştırma yoluna seçti:

-Kardeşim, arabana bin, git, başını belaya sokma!

Tek başımaydım. Silahım yoktu. Zorbalar silahlıydı ve cepheyi tutmuşlardı, onlarla baş etmem mümkün değildi. En iyisi başka bir cepheye intikal etmekti.

Geri döndüm, arabaya binip oradan ayrıldım. Eve gitmeyi düşündüm. Bunu yapamazdım. Arabayı lojistik üstüne doğru sürdüm. Yaklaştım, arabadan indim. Çakmağı çıkarıp ekinleri yakmaya karar verdim. Ekinlerin dumanı hava sahasını karartır, uçakların kalkışını engelleyebilir diye düşündüm. Denemeliydim fakat yüreğim el vermedi.

Tekrar geri döndüm. Otobana çıktım. İlerlerken Akıncı’ya doğru birkaç arabanın döndüğünü gördüm. Onları takip etmeye karar verdim. Arabalar caminin oraya gitti, peşlerinden gittim. Arabaları bırakıp nizamiyeye yürüdük. Kahramankazan’dan gelenler orada birikmeye başladı.

Sordum:

-Burada ne yapıyorsunuz?

-Kazan’dan gelecekler var. Burayı kuşatacağız. Salaları susturmak için minareyi taradılar. Toplu olarak yürüyeceğiz.

20-30 kişi olduk. Nizamiyeye yürüdük. Önce yaklaştırmadılar. Sonra kalabalık arttıkça cesaret de arttı. Adım adım nizamiyeye yaklaştık. Çok münakaşa oldu. Askerleri ikna etmek için ne diller döküldü, anlatamam.

Sabaha karşı saat 3 civarında bir helikopter üstümüzde tur atıp bizi tehdit etti.

Gece uyumamıştık. Bazılarının uykusu geldi, kenarlara çekildiler. Dağıldık.

Sonra kalabalık yeniden canlandı. Nizamiyeyi zorlamaya başladı.

Saat 4.05 civarında taradılar. En öndeydim. Ne mutlu Türk’üm diyene sloganı atıldı. Lavaboya gitmek için arkamı döndüm. Silah sesleri duydum, insanlar kaçışmaya başladılar.

“Ne kaçışıyorsunuz? Havaya atış yapıyorlar!”

Geriye döndüm ki ayakta kimse kalmamış. O sırada sağ ayağıma mermi geldi. Olduğum yere çöktüm.

Ayak tarak kemiklerim sızlamaya başladı. Üç tane tarak kemiğimin hurdahaş olduğunu hastaneye gelince öğrenecektim.

Yere serilenler bir müddet sonra doğrulup yaralılara yardım etmek istediler.

Tekrar yaylım ateşi başladı.

Ateş dinene kadar düştüğüm yerde bekledim. Sonra minibüsü doğru hareket ettim. Caminin otoparkına kadar gidecektim. Neredeyse üç yüz metre mesafe. Oraya doğru koştum. Birkaç adım attım, sağ ayağım basmaz oldu. Tek ayak üzerinde seke seke arabaya kadar geldim. Bindim ve yola çıktım.

Külliye’ye giden enişteme telefon ettim, vuruldum, geliyorum, dedim.

Otobana çıktım. Sol ayağımı gaz pedalının üstüne koydum, yollar boştu.

Eniştemler Eryaman’da beni aldılar ve hastaneye gittik.

Aradan bir yıldan fazla zaman geçti, üç parmağım çalışmıyor, ikisinin kemiği yok, birinin kemiği kaynadı. Doktorlar kemik nakli öneriyor, kalçadan kemik alıp nakletmeyi düşünüyorlar. Yaralarım şubatta kapandı, şu anda yürüyebiliyorum. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tazminat verdi, memuriyet hakkım var ama kullanmadım, çocuklarıma saklıyorum.

Akıncı Üssü’ndeki pilotları ve darbecileri korkutan yiğit Sincanlıyı dinlerken duygulandım. Normal zamanlarda fevkalade sakin olan bu insanlar, konu milletin istikbali olunca kükremiş aslana dönmüş ve silahlı cellatlara meydan okumuşlardı. O gece Ankara, İstanbul, Sakarya, Konya, Malatya, Denizli gibi birçok şehirde halk meydanları doldurmuş, darbecilerin kuşatmış ve hareket edemez hâle getirmişti. Özel harekât polislerinin etkili operasyonu sonucu sabaha karşı darbeciler teslim olmak zorunda kalmışlardı.

Adem Bey’i tebrik ettim. Vedalaştık.

 

PAYLAŞ

YORUM YAP