“ŞEHİT OLMADIĞIMA ÇOK AĞLADIM”

0

Gazi Vedat Altıntaş o gece yaşadıklarını anlattı:

                Telefonlaştık ve görüşme için uygun zamanı kararlaştırdık, telefondan konum atmasını istedim ve yola çıktım. İkindi üzeri, TEM’de trafik durgun, dur-kalk, dur-kalk bir saate yakın bir sürede köprüyü geçtim. Telefona mesaj geldi, açıp baktım:

“Abi benim anlatacak bir hikâyem yok, evden çıktık, gittik, vurulduk, hastaneye kaldırdılar.”

Bir an, döneyim mi diye düşündüm. Vedat Bey’in tevazuu çok hoşuma gitti. Kimi zaman kaprisli kişilerle röportaj yapıyordum, bazısı meşgul olduğunu söylüyor bazısı hasta. Burada kaprissiz biri vardı, anlatacağı bir hikâye olmasa da gidip hal hatır sormalı, gazasını tebrik etmeli, bir 15 Temmuz Diriliş Destanı kitabı hediye etmeliydim. Yola devam ettim.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten sonra da trafik yoğunluğu devam etti. Ben Sultanbeyli’ye ulaşana kadar saat 19.30’u buldu. Bakkaldan hediyelik çikolata aldım ve Sultangazi’de bir ara sokakta Vedat Bey’in tek katlı, mütevazı evini buldum. İstanbul’da bir kenar mahalle, evin önünde hanımlar oturmuş, sohbet ediyorlar, yanlarında küçük çocuklar var.

-Vedat Altıntaş’ın evini bilen var mı, dedim.

-Oğlum, göster evi, dedi bir kadın. Bisikletli bir çocuk beni eve götürdü.

Fark etmemiştim ama çocuk, kaymakamın aldığı yeni  bisiklete biniyormuş ve mahallede havasından geçilmiyormuş, meğer 15 Temmuz gazisi Vedat Bey’i  kaymakam ve belediye başkanı 16 Temmuz’da ziyaret etmişler, Vedat Bey’in oğluna bisiklet alınmış.

Eve girdiğimde beni güler yüzlü, hafif şişman, gömleği sırtına yeni iliştirmiş, atletli, uzun şortlu bir beyefendi karşıladı, hoş geldiniz, dedi ve içeri buyur etti.

-Vedat Bey…

-Benim, hoş geldiniz.

Tokalaştık, iki divan, birkaç koltuk, bir televizyon, birkaç sehpadan oluşan mütevazı odaya alındım. İstanbul’un Eyüp semtinde doğan, evli, iki çocuk babası, ilkokul mezunu, pencere ustası Vedat Bey ile sohbete başladık. Kendisinden 15 Temmuz gecesi yaşadıklarını anlatmasını istedim:

-O gece neden sokağa çıktınız? Neler yaşadınız ve neler hissettiniz? Anlatır mısınız?

-Denizden gelmiş, dinlenmek için divana oturmuştum. Televizyonda alt yazıyı gördüm. Türk silahlı kuvvetleri yönetime el koymuştur.

Ayağa fırladım: “Eyvah, darbe oluyor? Türkiye 30 sene geriye gitti!”

-Kaç yaşındasınız?

-Kırk sekiz.

-Darbeleri hatırlıyorsunuz…

-Seksen darbesini hatırlarım… Ben darbe oluyor deyince kızım başladı ağlamaya, baba darbe ne diye sordu.

“Kızım ağlama, darbe bir şey değil.”

O sırada odaya hanım geldi, ne oluyor, dedi. Anlattım, hakkını helal et, ben gidiyorum, dedim.

-Gitme, dedi.

-Benim gitmem lazım, çocuklar sana emanet!”

Vedat Bey iç çekti, gözleri nemlenmiş, boğazı düğümlenmişti, ses tonu değişti. Titreyen bir sesle devam etti:

“Ayağıma terlik, çorap bile giymeden, çıplak ayakla sokağa yürüdüm. Ayağımdaki bu deniz şortuyla ve atletle koşarak gittim. Sultanbeyli Tıp Merkezi önüne geldiğimde minibüsçü Cemil Aksoy’un bağırdığını duydum. O da gazi oldu ya…

-Sabiha Gökçen’e gelen var mı?

Minibüse atladım. Kimseyi tanımıyorum, gittik. Sabiha Gökçen’e doğru dönünce yolun araçlarla kapatıldığını gördük. Herkes arabasını bırakmış, yol boyu araba. Biz de arabayı terk ettik. Havaalanına doğru koşmaya başladık.

-Başbakanın açıklamasını falan duymadan…

-Hiçbir konuşmayı duymadan evden çıktım.  Ben evden çıktığımda saat 21 falandı. Koşarken bir polis arabası önümüze çıktı. Bir polis bağırdı:

“Arkadaşlar, bir arabamız Fetöcü askerler tarafından sıkıştırılmış. Yoğun ateş altında.”

Fetöcü ne demek bilmiyorum. Polisin söyledikleri beni hayrete düşürdü:

-Abi, asker bize neye ateş etsin ki?…Ordu bizim göz bebeğimiz…

-Askerler, halkı tarıyor…

1980 darbesinde böyle bir şey olmamıştı. Sokağa çıkma yasağı vardı, asker isteyene parasıyla ekmek alıveriyordu. Şaşırdım.

Biz o istikamete döndük. Süleyman Şah Üniversitesi’ne doğru gelince üzerimize doğru ateş edilmeye başlandı. Yoğun silah sesleri ve haykırışlar:

“Yere yatın!”

“Geri dönün! İleri gitmeyin! Duvara doğru çekilin!”

Sivil memurlar varmış ve halkı uyarıyorlarmış.

Gişelere yakın yerde bir kepçe vardı. Vahit Taşçıoğlu Sabiha Gökçen istikametinden gişelere doğru gelirken 4. gişe önünde vuruldu ve şehit oldu.  İhsan Yıldız, 2.gişe önünde, Serkan Aytemiz, 1. gişe önünde. Koltuğunun altından vurulduğunu gördük. Vahit ve İhsan orada şehit oldular.”

Vedat Bey durakladı, iç çekti, eliyle gözlerini kuruladı. Sesi titriyordu, iç çekerek ağlamaya başladı. Konuşmaya bir süre ara verdi.

Üzeyir Civan ve Bayram Güler’in Vedat Bey ile görüşmem konusundan neden ısrar ettiklerini o an anladım. Karşımda duygulu, samimi, kalbi vatan sevgisiyle atan, yüreği şehitlik tutkusuyla yanıp tutuşan bir vatansever vardı.

Epey bir müddet sustuktan sonra derin nefes aldı ve anlatmaya devam etti:

“Bir polis orada boynundan vurulmuştu. Onu alıp hastaneye götürmek için harekete geçtik. O sırada üsteğmen rütbesinde, asker elbisesi giymiş bir hain ve terörist ile yüz yüze geldik. Silahı bize doğrulttu.

-Sıkma, polisi alıp gideceğim, dedim.

-Polisi bırak, git yoksa sıkarım.

Küfretti, ağır hakaretler… Ben de ona hakaretle karşılık verdim:

-Ne sıkıyon lan! Hadi sık! Biz buraya ölmeye geldik.

Ayağıma ateş etti, ayağım yandı ama bakmadım bile. Polisi almak için hamle yaptım. Polisin üzerine yattım, onu vermemek için. (Sol ayağındaki mermi izini gösterdi.) Bu ayağıma da sıktı, üç tane mermi yedim.

Polisi çekip aldık.

O arada epeyce bir asker olduğunu fark ettim. Daha sonra polis amiri, bir binbaşıyı vurdu ve esir aldı, dedi ki:

-Adamlarına söyle, teslim olsunlar!

-Senin gördüğünün iki katı adım var, teslim olmazlar…

Oraya yığınak yaptıklarını öğrendik. Binbaşının emriyle halka ateş etmeye başlamışlar. Birinci gişenin orada mevzi almışlar ve halkı taradılar. Polis de onlara ateş edince önümüzde onlarca kişi yerlerinden kalktı ve mevzi almak için bariyerlerin arkasına doğru koştu. Çatışma bir zaman devam etti. Polis onlara ateş ediyor, onlar polise. Bu arada birçok arkadaşımız yaralandı, şehit oldu.

-Ne kadar polis vardı?

-Yedi-sekiz falan… Ellerinde beylik tabanca, birbirlerine yedek şarjörün var mı diye soruyorlardı. Sizin MP5 silahınız yok mu diye sordum. Yok abi, dediler. Bilsek kendi silahımızı götürürdük ama darbenin böyle cereyan edeceği, askerin sivil halka silah doğrultacağı aklımızın köşesinden bile geçmez.

-Asker ne kadar?

-86 kişi. Hepsi hazırlıklı. Otomatik silahları var. Ayağımdan vurulunca ben polis minibüsüne doğru gittim. Daha sonra polisler, hainleri arkadan çevirdi, sıkıştırdı, içlerinde vurulanlar oldu, teslim olmak zorunda kaldılar.

Saat üç civarında ayağımdaki yaralardan kan akışı hızlandı. Bir hanım kardeşim bana:

-Abi senin ayakların fena kanıyor, seni hastaneye götürsünler.

-Benim bir şeyim yok, daha ağır yaralılar var, onlarla ilgilenin.

Bir genç yanıma geldi. Abi, ayağını saralım, fena kanıyor, dedi ve ayağımı sardı.

-Abi seni hastaneye götürelim.

-Daha ağır yaralılar var.

Bir kadın, yavrum sen git, dedi.

Üç delikanlı beni Sultanbeyli Devlet Hastanesi’ne götürdüler.

Hastanede yaralarım sarıldı, tedavi gördüm. Ayağımın filmi alındı, tomografi çekildi. Tarak kemiklerim parçalanmış, kemiklerim kırılmış, ayaklarımı sardılar. İçeride şarapnel parçaları kaldı. Doktor bana, bunları mikro cerrahi uzmanları alır, dediler. Şarapneller ayağımda duruyor. Doktorlar kemiğe yapıştığını, eğer ameliyatla alınırsa kemiğin ve sinirlerin zedeleneceğini söylediler, almadılar. Hastanede polisler ifademi aldılar. Sabah 8.30’da hastaneden çıktım. Polis arabası vardı, beni karakolun önüne götürün, dedim.

Darbe devam eder diye düşünüyordum, polise destek vermek için emniyete gittim.

-Darbenin bittiğinden haberiniz yok o zaman?

-Bir şeyden haberim yok. Emniyetin önüne gelince ilaçların etkisiyle beni uyku bastı, bir ağacın altına oturdum, sonra yere uzandım, uyumuşum.  Birisi üzerime Türk bayrağı örtmüş, birisi de resmimi çekmiş.

Vedat Bey telefonunu açtı, üzerinde bayrak örtülü resmini gösterdi. Boylu boyunca uzanmış, uyuyan bir adam resmi.

Anlatmaya devam etti:

“Öğleden sonra saat 3’te uyandım. Polise dedim ki:

-Abi, ben akşam yaralandım, hastaneden çıktıktan sonra polise yardım için buraya geldim, uyumuş kalmışım,  beni evime götürür müsünüz?

Ayaklarım sızlıyor, doğru dürüst yere basamıyorum.

Eve bir geldim ki ev ağzına kadar misafir dolu. Kaymakam, belediye başkanı, başkan yardımcıları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı müdürü, kurum müdürleri, baş komiser, mal müdürü, nüfus müdürü… Evin önü arabalar dizilmiş… Evde ayak basacak yer yok.

Belediye Başkanı:

-Vedat Bey siz misiniz?

-Kimi bekliyordunuz?

O gece telefonu kaybettim, küçük bir telefonum vardı, kırıldı. Hiçbir şeyden haberim olmadı.

Ziyaretçiler gelince eşim çok şaşırmış. Bir şeyden haberi yok.

Bu sırada eşi Selma Hanım, kahve getirdi. Ziyaretçileri nasıl karşıladığını anlattı.

-Eşinizin yaralı olmasına rağmen emniyete gitmesine şaşırdınız mı diye sordum.

-Ben, onu tanıyorum, şaşırmadım. Onun vatan aşkını biliyorum. Duygusal biri. Televizyonda şehit haberlerini seyrederken oturur ağlar, bayrağa sarılı şehit cenazesi gördü mü gözyaşlarını tutamaz. Geçen sene burada karakola bomba attılar, patlama oldu, koşarak gitti polislere yardım etmek için. Vatan aşkına ölür… Şehit olmadım diye birkaç gün ağladı.

Selma Hanım sustu, belli ki boğazı düğümlenmişti, ağlamamak için dişlerini sıkıyordu. Ben de hislendim. Röportaj yaparken birçok kişinin hislendiğini ve gözyaşını tutamadığını hatırlıyorum ama bu kadar hislisini görmemiştim. Vedat Bey iç çekerek ağlamaya başladı.

-Türkiye… Şehit kanlarının toprağı çok suladığı bir ülke. Güneydoğu’da savaşın içindeyiz, dedim.

-Ben dayanamam, dedi Vedat Bey. Şehit haberlerini dinlerken ağlarım. Bayrağı dalgalanırken görsem dibine gider hem seyreder hem ağlarım.

-Benden cesurmuşsunuz…

-Bizim kaybedecek bir şeyimiz yok ki… Olan garibana olur, derler. Ölürsen şehit, kalırsan gazi olursun. Öleni öbür tarafta Peygamberimiz (sav) karşılar, bize de şefaat eder, komşu olur inşallah. Allah’tan her zaman diliyorum: Allah’ım şehit olmak istiyorum diye dua ettim, şehit olamadım diye çok ağladım ya…

Vedat Bey gözlerini kuruladı, doluktu, iç çekti.

“Allah, bize nasip etmedi… 15 Temmuzda köprüde 250 kişinin ismi okundu. Hep ağladık ismimiz yok diye.”

-Cenab-ı Hak inşallah şehitlik sevabı verir diye teselli etmeye çalıştım.

Siyasi bir görüşü olup olmadığını sordum.

-Yok, dedi. Sadece cumhurbaşkanımızı seviyorum.

-Kılıçdaroğlu’na öfkelisiniz…

-Kontrollü darbe diyor ya… Biz tiyatro oynarken mi vurulduk? Ben onun SGK genel müdürü olduğu günleri hatırlarım, iş yerinde gözüme çapak kaçtı, doktora gittim. İlaç yazdı, hastanede eczane vardı, gittik, ilaç yok, dedi, iki gün sonra gel. İki gün sonra yine yok, dediler. Babam ilaç almak için üç kere hastaneye gitti. SGK’yı batırdı, şimdi öyle mi?

İki saate yakın samimi sohbetten sonra Vedat Bey’e veda ettim. Yaptığım en duygulu röportaj idi. Şehitliği bu kadar isteyen ve şehit olamadığı için böylesine ağlayan bir gazi görmemiştim.  Yolda, benim anlatacak bir hikâyem yok mesajını aldıktan sonra dönmediğimi çok sevindim.

( 15 Temmuz Diriliş Destanı adlı kitabı tavsiye ederim. 15 Temmuz kahramanlıklarını geniş olarak anlatır. )

 

 

PAYLAŞ

YORUM YAP