ÖLÜMÜN AYAK SESLERİ GELİYORDU KULAĞINA

0

ÖLÜMÜN AYAK SESLERİYDİ DUYDUĞU

Kahırla söylendi:

“Ölüm acısı ateşten beter. Düştüğü yeri yakıyor, yüreğim yanıyor. Ateşle imtihan olduk. Şimdi taş, kaya, diken, çalı ve uçurumlarla kuşatılmış yola düştük. Kaderde evlat acısıyla yanmak da varmış…Ah dertli başım, ah!..”

Yanı başında oturan Yusuf, masum bir sesle sordu:

-Ne dedin dede?

-Heç oğlum.

-Neden ağlıyorsun?

Başını okşadı, sonra yeniden sarıldı torununa, onu bağrına bastı.

-Tatlı oğlum… Masum yavrum, Metin’imin hatırası, tek tesellim…

Yüreğine taş basacaktı, başka çare yoktu, ölenle ölünmüyordu. Cenaze törenini hatırladı, hocanın sözlerini hatırladı:

“Geldi geçti ömrüm benim

Bir yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle gelir

Bir göz açıp yummuş gibi.”

“Bundan sonra daha dikkatli yaşamalıyım.

Şu fani dünyaya konup göçenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Üzerinde türlü otlar bitenler

Ne söylerler ne bir haber verirler.

Yunus der ki gör takdirin işleri

Dökülmüştür kirpikleri, kaşları

Başları üzerine hece taşları

Ne söylerler ne bir haber verirler.”diye mırıldandı.

Kabri hatırladı. Islak toprak, nemli çukur, toprağın üstüne uzatıverilen beyaz gömlekli ceset. Soğuk, yağmur, rüzgâr… Kazma kürek sesleri… Ceset üstüne yığılan kara toprak… Dede ölümü karşılamaya hazır olmadığını düşündü. Toprağı kucaklamaya gönlü razı değildi. Fani dünyayı herkes ebedî kabul edip yaşıyordu. Hiç kimse bırakıp gitmek istemiyordu. Hele eli ayağı tutarken, gözü görür, kulağı işitirken… Lakin çare yoktu. Ölüm muhakkaktı. Atalar öyle demişlerdi:

“Gelimli gidimli dünya

Sonu ölümlü dünya.”

Dede, kendi gafletine ve oğlunun ölümüne ağlamaya başladı. Oğlu kendisinden önce ötelere yolculuğa çıkmıştı, hala kendisini hazır hissetmiyordu. Gaflet diz boyuydu, bir an önce uyanmalı idi. (Ahiret Hesabına Hazırlanan Genç MAHŞER, 2. Bl.)

PAYLAŞ

YORUM YAP