MEZARINDAN GÜL KOKUSU YAYILAN ŞEHİT

0

Tarım Bakanlığı’nda çalışan Musa Karaçam’ı ziyaret etmeye ve şehit kardeşinin hikâyesini dinlemeye karar verdik. Müşavir Abdullah Atlamaz ile birlikteydik. Musa Bey’i binanın birinci katındaki odasında bulduk, hoş geldin, dedi. Oturmamız için yer gösterdi, çay ısmarladı.

50-55 yaşlarında sakallı, saçlarına ak düşmüş, yanık yüzlü bir Anadolu insanı. Ela gözleri ile beni süzdü. Masasının başında oturuyordu. Arkasında 15 Temmuz şehitlerini gösteren bir resim vardı. Duvarda kardeşi Davut Karaçam’ın yanı sıra yirmi şehidin resmi asılı. Resimler kırmızı tablo içine yerleştirilmiş. Musa Bey, şehit ruhları ile beraber yaşıyor. Bize anlattıkları, onun şehitlerle beraber yaşadığını ortaya koydu.

Elimdeki teybi masasına koydum. Abdullah Bey beni tanıttı:

“Gazeteci Ali Bey. 15 Temmuz şehitleri ile ilgili bir kitap çalışması yapıyor. Kardeşinizin hikâyesini dinlemek istiyor.”

Başını salladı. Çaylar geldikten sonra anlatmaya başladı:

“Kardeşim Davut Milli Savunma Bakanlığı (Genelkurmay Kavşağı) önünde şehit oldu. Benden iki yaş küçüktü. Beş kardeşiz. Davut, 1964 doğumlu, ortanca kardeşim. O akşam birlikte sohbete gidecektik.

15 Temmuz günü Tarım Bakanı ile Polatlı’daki hasat programına katıldım. Program uzadı. Kardeşimi aradım, cuma akşamı Yasin okuyup hadis dinliyoruz. Geç kalabilirim, beni bekleme, git, dedim.

Akşam namazını Polatlı’da kıldım. Yola çıktık. Müdür Yardımcısı Öztekin Bey’e telefon geldi. İstanbul’dan oğlu aradı. Darbe söylentileri var, Boğaz Köprüsü tutulmuş, sizin oralarda bir şey var mı?

“Ne darbesi oğlum! Kafayı mı yedin?” diye oğlunu tersledi.

Güldük. Her şey yolunda, ekonomi iyi. Hükümet iş başında. Darbe ortamı yok. Darbeler, genellikle ülke kaosa sürüklenir, şartlar hazırlanır, vatandaş hayatından bezdirilir, öyle yapılır ki vatandaş, darbecileri kurtarıcı gibi karşılasın.

Neyse endişeyle yola çıktık. Çiftlik Kavşağı’ndan Demetevler tarafındaki ışıklara geldik.

Kavşakta kırmızı ışıkta durduk. Bir arabaya sorduk.

-Darbe söylentileri duyduk. Kızılay taraflarında hareketlilik var mı?

-Oralar karışık…

Işığı yüz metre geçmeden ateşin ortasında kaldık. Zirai Mücadele Enstitüsü’nün oraya geldiğimizde bir helikopter Mit’i tarıyor. Işıklarını söndürmüş. Mit’ten beylik tabancalarla karşılık verildi. Mermiler havada uçuştu. Epey heyecanlı bir sahne. MİT daha sonra da tarandı, bu defa otomatik silahlarla savunma yapıldı.

İş yerine geldik. Güvenlikçilere ışıkları söndürüp bodrum kata inmeleri talimatı verdik.

Arabaya binip köye gitmeye karar verdim. Hanım köyde. Meselenin vahametini tam olarak anlamış değildim.

O arada Çankırı’daki polis kardeşim aradı. Ortalıkta darbe söylentileri var, sizin oralarda bir şey var mı diye sordu. O arada silah seslerini duymuş. Telefon kesilince, eyvah, abim vuruldu, demiş.  Yenimahalle’nin Memlük Köyü’nde kayınvalidem var, hanım orada, oraya gittim. Bir süre sonra sokağa çıkmak istedim. Kaynanam bırakmak istemedi, korkuyor.

İnsanlar sokaklarda, bağırıyorlar. Giderken de insanların tuhaflığı gözüme çarpmıştı. Başı kesik tavuk gibi sersem sersem hareket ediyorlar. Kırmızı ışıkta geçenler, ters yönden gelenler… Kimse ne yaptığını bilmiyor. Gençler taksilere binmiş, Kızılay’a doğru gidiyordu.

Bir süre bekledim, bir şekilde kaynanamdan kurtulup dışarı çıktım. Hacı Bayram’a gidecektim. O tarafa giderken küçük oğlum aradı.

“Baba Numune Hastanesi’ne gel.”

Saat 11.30 falan. Biraderler Mamak’ta, tanklarla mücadele etmişler.

Kardeşim Davut o akşam sohbetten çıkmış. Bir arkadaşı beni eve bırak, demiş.

Sincan Lale’de. Oraya bırakmış. Yatsı okunuyor. Davut:

-Harp olur, darp olur. Mahmut abi, gel şurada namazı kılalım, öyle gidelim.

Namazı kılmışlar. Hiç yapmadığı bir şey. Namazdan sonra arkadaşına sarılmış, hakkını helal et demiş, vedalaşmış.  Oradan eve gelmiş. Saat 23 civarında arabaya binip yola çıkan komşularını görmüş, sormuş:

-Nereye gidiyorsunuz?

-Darbe olmuş, direnişe gidiyoruz, haberin yok mu?

-Durun, ben de geleyim, yalnız üstümü değiştireyim.

Eve gidip elbisesini değiştirmiş, beyaz gömlek giymiş.

Hanımı:

-Büyük oğlun Ali de gelsin. Seni yalnız bırakmasın.

Oğlunu da alıp acele ile yola düşmüşler, 4 kişilik arabaya 6 kişi binmiş ve yola çıkmışlar.

-Nereye gideceğiz hacı abi?

-Nereye gideceği var mı? Milli Savunma Bakanlığı’na… Darbeciler ordadır.

Doğruca oraya gitmiş, Genelkurmay kavşağının önündeki alana çıkmışlar. Arkadaşları arabayı bir yere park etmek için gitmiş, kardeşim ve oğlu meydana inmişler. O arada silah sesleri duymuşlar. Polis, siper alın, arabaların arkasına saklanın, demiş.

Siper almışlar. Karşıdan bir askeri araç çıkmış, zırhlı personel taşıyıcı:

-Geri çekilin, evlerinize gidin!

Çıkışmışlar:

-Sen kimsin? Ne yapıyorsun? Ülkeyi koruması gereken adamlar… Niye böyle yapıyorsunuz? Bırakın bu işleri! Tuttuğunuz yol yanlış!..

Gece karanlığı, temmuz sıcağı. Ruhlarda darbe endişesinin verdiği kasvet… Havada jetler uçuyor, gürültüler kulak zarını patlatacak kadar şiddetli. Genelkurmay’ın önü mahşer yeri. Kızılay’dan Meclis’e, Milli Savunma Bakanlığı’na doğru akın akın insanlar geliyorlar.  Gece yarısı, zırhlı aracın üzerindeki rütbeli cellat silahına sarılmış.

Önce askerlere ateş emri vermiş. Askerler tetiğe dokunmayınca onları tehdit etmiş.

Askerler pasif direniş gösterince ikisini kurşunlamış.

Sonra silahını aracın etrafındaki sivillere çevirmiş, çılgınca ateş etmeye başlamış.

Namlunun ucundan alev püskürmüş:

“Ta ta ta ta ta….”

Uçak gürültülerine makineli sesleri karışmış.  Merminin değdiği adam yere yıkılmış. Aracın önündeki altı kişi yere serilmiş, gök ekini biçer gibi… Gözünü kan bürümüş olan cellat öbür tarafa dönmüş, o tarafı da taramış. Ayakta insan bırakmamacasına… Ayakta kim varsa devirmiş, sıcak, kanlı bedenler yeri kucaklamış, nazik yüzler asfalta çarpmış, nazik tenler, sert zemine düşüp hırpalamış.

Ali can havliyle kendini yere savurmuş, zemine iyice yapışmış. Dişlerini sıkmış, sonra alt dudağını ısırmış. Dizlerinin sızladığını hissetmiş. Burnu yere çarpmış, acımaya başlamış. Babasına bakmış. Yerde, uzanmış, yatıyor. Karşıdan tankın geldiğini görüvermiş. Korku ve telaşla doğrulmuş, ayağa kalkmış, babasına doğru hızla bir hamle yapmış. Koltuklayıp, kenara çekmiş.  Paletli araç 5-10 cm aralıkla yanından geçip gitmiş.

Ali’nin yüreği ağzına gelmiş. Birkaç saniye gecikse babacığı çelik paletlerin altında ezilecek.  Felaketi atlattıklarını sanmış. Kucağındaki babacığına bakmış, kanlar içinde, omuzu darma dağın, kan püskürüyor, yüzü acıyla kasılıyor, nefes alışları hırıltılı, gözleri baygın, etrafı görmüyor. Nabzını tutmuş, attığını fark etmiş.

Bakışlarını tankın üstündeki adama çevirmiş. Öfkeyle:

“Allah belanı versin!.. Kahrolasıca!.. Hain herif!.. Alçak!.. Babamı vurdun, beni de vur! Yaşamanın ne anlamı var bundan sonra!.. Allah kahretsin!.. Yüz kere, bin kere, yüz bin kere belanı versin!..”

Paletler zemini titreterek geçip gitmiş. Araçtaki cellat, işlediği cinayetin vahametini anlamış mıydı? Vatanını canından çok seven masum canlara kıydığını düşündü mü? Darbe yapıyorlardı, kim karşı çıkarsa temizleyeceklerdi. Darbeler kanlı olur. Mısır’da Sisi 5-6 bin insanı öldürttü.

Ara sokaklardaki lambaların cılız ışığı altında homurdanarak bir araç gelmiş, durmamış, geçip gitmiş. İnsanları kurtarmaya gelememiş, onları yerde kanlar içinde görünce can derdine düşmüş.

Uzaktan bir delikanlı transport arabasını sürüp gelmiş, yaralıların yanında durmuş. Gazileri arabaya taşımışlar.

Ali’nin yüreği paramparça. Yaralanmamış olmasına sevinememiş. Mermiler üzerinden geçip gitmiş. Babasını kucaklamak istemiş. Vücut kan içinde, babacığı kan kaybediyor, geç kalırsa kan kaybından ölebilir. Gömleği sıyırıp yaraya basmış. Mermi omuzundan girmiş, göğsüne doğru gitmiş, kalbe giden kan damarlarını parçalamış. Etraftan gelenlerin yardımıyla babasını minibüse taşımış. Öteki yaralılar da taşınınca araba hareket etmiş. Ali babasının yanına binmiş.

Alçak uçuş yapan pilotlar, sabaha kadar çılgınca uçtu, millet korkmadı, yılmadı, dağılmadı. Gece ortasında Meclis’i bombaladılar.

Emniyet Müdürlüğü’ne bombalar savurdular.

Genelkurmay’ın önündeki insan seline helikopterlerden kurşun yağdırdılar.

Ambulans Numune Hastanesi’ne yönelmiş. Acil kapısından giriş yapmış.

Yaralılar birer birer içeri alınmış. Gece yarısı. Kardeşim Davut Karaçam hastaneye kabul edilen beşinci hasta. Durumu ağır, güçlükle nefes alıp veriyormuş. Doktorlar hemen ameliyat masasına almışlar, yarasını saracak, vücudunda mermi varsa çıkaracaklar.

Doktor aceleyle gömleği sıyırmış. Omuzdan giren kurşun kalbin üstündeki damarları parçalamış, hastanın göğsü kan revan. Kanlı bedeni temizlemek için uğraşmış. Hastayı ameliyata almak ona eziyet etmek olacak diye düşünmüş. Damarlardan kan boşanıyor, hastanın hayata tutunma şansı yok. Yarayı temizlemiş, pamuk basmış, yara bandı ile sarmaya çalışmış fakat yaradan akan kan her şeyi al renge boyamış. Doktor yarayı bantladıktan sonra hastayı hemşirelere havale etmiş. Hastanın üzerine örtü örtülmüş. Bir kenara alınmış.

Hastaneye yaralı yağıyor, doktor ve hemşireler zamanla yarışıyorlar.

Ekip bir başka hastaya yönelmiş.

Ali’den ve Oğlum İbrahim’den telefon aldıktan sonra hastaneye koştum. Telaş ve heyecan içinde. Görevli hasta kabul listesine baktı. Kardeşim Davut Karaçam yaralılar içinde görünüyor.

Bir an rahatladım. Hasta yakınları içeri alınmıyor, hastanın nerede olduğu bilmiyoruz. Yaralı olarak geldiği için adı yaralılar listesine yazılmış.

Oğlum ve yeğenlerim Ali ve kardeşi Abdülkadir ile hastane önünde epeyce bir zaman bekledik. Elimizden bir şey gelmiyor. Hastaneye durmadan yaralı taşınıyor. Kimsenin kimseyi dinleyecek hâli yok. Görevliler, yaralı yakınlarını içeri almamak suretiyle doktor ve hemşirelerin daha hızlı çalışmasını sağlıyorlar.

Karanlığı aydınlatan ezan sesleri okunmaya başladı.

Oğlum ve yeğenimle namaz kılmaya karar verdik, mescide yöneldik.

Abdest alıp sabah namazını eda ettik. Yüreğimiz yanıyor. Bir yandan da darbenin seyrini öğrenmek istiyor, etrafımızdakilere ne olup bittiğini soruyoruz. F-16’lar karanlıkta ses hızını aşarak uçuyor, halkın yüreğine korku salmak için havayı yarıp geçiyorlar.

Polis kardeşim Çankırı’dan telefon etti. Bütün polisler Ankara’da görevlendirilmiş, onu alıp geldim. Resmi kıyafetli, hastaneye daldı. Her tarafı aramış, Davut’u bulamayınca doktora kardeşimin nerede olduğunu sormuş.

Doktorlar aslında şehit olduğunu biliyormuş, ne kadar geç duyarlarsa o kadar iyi olur diye söylememişler.  Tekrar morga gittik, bulamadık. Ceset torbalarının içi kan dolu ve şehitler kanlar içinde.

Kardeşimi morg kapısı arkasındaki teneşire koymuşlar. O küçücük odada teneşir üzerine sessizce uzanmış. Benzi limoni sarı, yüzünde bir tebessüm. Görünce içim ezildi, sarılmak istedim, kendimi frenledim.

Bir görevli bize:

“Kardeşim, burada beklemeyin. Cenazeyi size vermezler. Savcı gelecek, Adli Tıp’a havale edilecek, sonra…”

Anne ve babama haber vermeye karar verdik. İkisi de kalp hastası, ikisinin de tansiyonu var. Yaşları 86 ve 92, yatsıyı kılınca yatarlar. Olan bitenden haberleri yok. Kayınpederi de alıp eve geldim. Sabah sekiz civarı. Uyanmamışlar. Anahtarla kapıyı açtım. Odalarına gidip uyandırdım. Kahvaltı hazırlayıp bir şeyler yedirdim. İlaçlarını verdim.

Kayınpedere işaret ettim, şahadet haberini versin diye.

Birkaç defa yutkundu, söyleyemedi. Gözleri doldu, yerinden kalktı, evi dolaştı, geri geldi. Gözleri yine doldu, bir türlü söyleyemedi. İş başa düştü.

-Baba, Davut yaralanmış, hastanedeymiş.

Babam afalladı:

-Ne diyorsun oğlum? Nasıl yaralanmış?

-Birileri kavga etmiş, ayırayım derken yaralanmış.

-Yok ya… Bu işte bir bit yeniği var, Davut kavgaya bulaşacak biri değil, inanmam.

-Hadi, seni götüreyim.

İkisinin de rengi attı. Evin etrafı mahşer yeri. Bütün komşular gelmiş.

Onlara babamı evden çıkaracağımı ve babam evden çıkarken görünmemelerini rica ettim.

Tatbikat yapmış gibi her biri bir köşeye saklandı, arabaların arkasına geçtiler.

Arabaya bindik, hastane yolunu tuttuk. Yolda telefon geldi, taburcu olacakmış, dedim.

Hastaneye ulaşınca babam her şeyi anladı. Kardeşimin dört kızı var, benim iki. Hepsi hüngür hüngür ağlıyorlar. Gözyaşlarını frenlemek mümkün mü? Etrafta başka hasta yakınları var. Herkesin gözü yaşlı. Hastane bahçesi mahşer yeri ve herkes yasta.

Manzara ikisini de yaman etkiledi, renkleri attı, yüzleri kül gibi oldu, dilleri tutuldu âdeta. Annem o günden sonra doğru dürüst yeyip içmedi. Benim oğlum kara toprakta yatacak, ben yataklarda nasıl uyurum, dedi ve yeyip içmeyi reddetti, ilaç almadı.”

Musa Karaçam’ın yüz rengi değişti, kırmızıdan mora, morda kırmızıya gidip geliyordu. Boğazı düğümlendi, sözler ağzında yarım kaldı, hıçkırmaya başladı. Bir süre konuşmaya ara verdik. Mihmandarım Abdullah Atlamaz da ağlamaya başladı.

“Sonraki günlerde anacığım hastalandı, hastaneye kaldırdık, yaşam destek ünitesine bağladılar, damardan ilaç, burnundan mama verdiler, 10 gün bizi tanıdı, son 6 gün bizi tanımaz oldu, sadece bir nefesi kalmıştı. Babam 91 yaşında fazla hareket edemiyor. Bana oğlum beni anana götür, dedi. O hâlâ anamın taburcu olup eve geleceğini sanıyordu. Babamı hastaneye götürdüm. Anamı görünce gülen yüzü karardı, gözleri yaşardı, umutları söndü. Keşke o hali görmeseydim. Babam bir anda yıkıldı. Anacığım oğlunun şehadetinden üç ay sonra da vefat etti, Davud’una kavuştu, kardeşimin yanı başına defnettik.

-Allah rahmet eylesin.

-Allah razı olsun. Cumhurbaşkanımız, başbakan, aile ve sosyal politikalar bakanı, Mamak, Keçiören ve Etimesgut Belediye başkanları hepsi ziyaret ettiler. Bayrak, Kur’an hediye ettiler, eşine ve çocuklarına bir ev verdiler. Eve gitmedik, aradan dört ay geçti, uğramadık. İki oğlu var, onlara iş verdiler. Ali, Milli Eğitim’de; Abdulkadir de Bilim ve Sanayi Teknoloji Bakanlığı’nda memur.

Babam dünya tatlısı, neşeli bir adamdı. Soldu, abdestini alıp namazını zor kılıyor. Yanımıza aldık, kardeşler aramızda birer ay dönüşümlü bakıyoruz.

Kardeşimi Memlük Köyü’ne defnettik. Mezarı başında Kur’an okuyup dua ettik.

Herkes dağılıp gittikten sonra abimin hafız kızları ile tekrar gittik. Kur’an okuduk. Müthiş güzel bir koku hissettik. Mezardan etrafa çok güzel bir koku yayıldı. Eve geldiğimizde evdekiler, sizin üzerinizde bir koku var, dediler. Hanım pardösüsünü çıkardı, salonun ortasında şöyle bir silkeledi. Mis gibi güzel koku eve yayıldı. Evdekiler hayretler içinde kaldılar. Beni hayrette bırakan başka bir şey de cenazenin durumu. Kardeşimi gassal ile birlikte yıkadım. Bedeni yumuşacık, âdeta gülüyordu. İki gün morgda buzdolabında kalmış olmasına rağmen bedeni sıcaktı, vallahi gülüyordu, pamuk gibiydi.

Anne ve babama, ağlamayın, dedim. Allah size büyük bir şeref madalyası taktı, şefaat edecek. Böylesine bir nimet herkese nasip olmaz.

Daire başkanı arkadaşım Mehmet Ali Şahin defin esnasında yanıma geldi, şöyle dedi:

-Ne ağlıyorsunuz, sevinin, düğün yapın. Çifte davullar çaldırın. Siz şehit ailesi oldunuz.

Allah’a şükürler olsun, şehit ailesi olmak herkese nasip olmaz, kardeşimin büyük bir mertebeye erdiğinin farkındayız. Onun şerefine leke getirmemek için yaşayacağız. Oğullarına siz artık şehit evladısınız, hak ve hukuka herkesten çok riayet edeceksiniz, şehit evladına yakışmayan davranışlardan kaçınacaksınız, sıradan insan gibi yaşamayacaksınız, dedim. Elhamdülillah, onlar da dikkat ediyorlar.”

Musa Bey göz pınarlarını kurularken bir süre sustuk. Sonra teselli etmek ümidiyle:

-Allah rahmet eylesin, Cenab-ı Hak şefaatine nail eylesin.

Sesi titreyerek devam etti:

-Bizim dedelerimiz de şehit. Biri Yemen’de 11 sene, amcam Rusya’da yedi yıl esir kalmış, Hafız Ali amcam Çanakkale’de şehit olmuş.

-Cenab-ı Hak cennette beraber eylesin.

-Amin!..

Musa Karaçam hüzün yumağı yüreğiyle şehit kardeşini anlattı, mezardan yayılan cennet kokuları ona şehitliğin ulviyetini kesin olarak anlatmıştı. Yüzünde uhrevi duyguların tayfı vardı.  Kardeşinin hatıralarını dinledikten sonra müsaade istedik…

PAYLAŞ

YORUM YAP