KİTAPÇIDA TANIŞTIĞIM YAZAR

0

KİTAPÇIDA TANIŞTIĞIM YAZAR ALİ ERKAN KAVAKLI

Sonunda şehir merkezindeki en büyük kitapçıdayız. Ben burayı hiç görmemiştim diyemem. Daha doğrusu babam beni birkaç kez getirmişti ama ilgisizliğim sebebiyle bende çok izi yoktu.

-İstediğin kitabı alabilirsin, dedi.

Kitapla alakam yoktu ki neyi seçecektim. Babam bana yardımcı olmaya çalıştı. Kitapçıda çalışan herkes babama çok ilgi gösteriyorlardı. İnanamadım ama mutlu oldum, babamı seviyorlardı. Sevilmek güzel bir duygu. Sevgiyi hak edecek davranışlar yapmak gerekirdi.

Kapıdan biri girdi. Yaşı altmış civarıydı. Gözlüklü saçı üstten hafif dökülmüş, güler yüzlü ve sevecen biri… Herkes ona iltifat etti. Babamla arkadaş oldukları samimi davranışlarından anlaşılıyordu.

Babam beni tanıştırdı.

-Oğlum Mehmet, kitap okumaya karar verdi, kitap alacağız ona, dedi.

Adam bana sarıldı.

-Helal olsun sana Mehmet, dedi. Sen çok güzel bir iş yapıyorsun. Kitap okumak hoş bir sanattır. Kitap okumayı başarırsan her şeyi başarabilirsin, dedi.

Önemli ve ünlü bir yazar olduğunu öğrendiğimde birazcık heyecanlandım. Karşımda Türkiye’nin tanıdığı ama kitaplara ilgim olmadığı için benim tanımadığım bir yazar duruyordu. Bana oldukça yakın davranıyor ve bana bir şeyler anlatma derdini taşıyordu.

Çalışanlardan birine seslendi:

-Benim kitaplarımdan birini getirebilir misiniz?

Az sonra elinde kitapla gelen çalışan azami bir hürmetle:

-Buyurun efendim diyerek elindeki kitabı uzattı.

Yazar kitabını adıma yazarak imzaladı. Çok mutlu oldum. Kitabın üzerindeki yazarın ismine baktım Ali Erkan Kavaklı yazıyordu. İlk defa imzalı bir kitabım oldu.

Sahi sizin de imzalı kitaplarınız var mı? Varsa sayfanın en altına kitabın ismini ve yazarını yazabilir misiniz? En azından kitapları ve yazarını hatırlamış olursunuz.

Yazara heyecanımdan ne diyeceğimi bilemedim.

-Çok teşekkür ederim, en kısa sürede bitireceğim.

-Sadece bunu bitirmekle olmaz. Bundan sonra sürekli kitap okuyacağına dair söz de vermeni istiyorum.

Artık kaçış yok, zorunlu istikamet vardı: Kitap okumak.

-Söz dedim, okuyacağım.

-Kitap okursan sende birçok değişiklik olacak.

Valla arkadaşlar işin aslı ben de çok merak ediyorum ne tür değişiklikler olacağını. Herkes söylüyorsa bir bildikleri vardır muhakkak. Yazar konuşmaya devam etti:

-Kitap okurken belki evinizdeki küçük bir odadasın. Fakat hayal diyarlarında belki kıtalar aşıyor olacaksın. Bilinmez medeniyetler keşfedeceksin. Düzenli okumak hafızayı güçlendirir. Beyinde yeni nöron bağlantıları oluşturur. Bu da daha zeki bir insan olmak demek. Her kitap başka hayatlar, başka insanlar, başka karakterler hakkında yeni bakış açıları kazandırır…

Güzel konuşuyordu. Hatta şiir gibi desem yeriydi. Konuşmasına devam etti:

-Ha bir de hedef önemli. Hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Hedefin yoksa rastgele işler yaparsın, bazan da lüzumsuz işlerle meşgul olursun.

İçimden benim gibi dedim. Benim de öyle şahsen, önüme ne gelirse yaşıyorum. İstediğim bir şey yok.

Herkes hedeften bahsediyor. Sanki hedef belirleyince sonuca ulaşacağım. Hedef hedef…

Yazar sanki beni duymuş gibi devam etti:

-Hedef belirlemek meseleyi çözmüyor ama hedef, başarı için atılmış ilk adımdır. Bu yolda devam edersen başarı gelir.

Artık susmam gerekir. Sonuçta hedef olmadan çalışmaya odaklanmak ya da kitap okumaya başlamak kolay değil.

-Bir şey söylemek istiyorum, dedi.

Sürekli konuşsa da sıkılmazdım. Onu dinlemek beni dinlendiriyordu.

-Aslında nihai hedef, iyi insan olmak olmalı. Yani herkese yardım etme düşüncesi ve insanlara faydalı olma isteği. Bunu başarmak içindir bütün hedefler. Bir hedefe ulaşınca yeni bir hedef belirliyoruz. Sonuçta iyi bir insan olarak hayata devam etmek ve en büyük ödül olan cennete ulaşmak…

Yazarın son söyledikleri kafamı dank ettirdi. Gerçekten de öyle. Dünya hayatı sınırlı ve fani. Kimse dünyaya kazık çakmamış, biz de yolcuyuz. Kötülük yapmak, kötü düşünmek ve faydasız işlerle uğraşmak cehenneme odun taşımak demek.

Duyduklarım beni etkilemedi desem yalan olur. Düşündüm. Bir kararım olacak elbette. Kararımı sizlerle de paylaşacağım. Eğer siz de karar vermişseniz bu kararınız ders çalışmak ve kitap okumak olabilir. Kitabın yanındaki boşluklar sizler içindir, kararınızı yazabilirsiniz. Düzenli kitap okuyacağım. Ben de yazar olacağım, iyi bir insan olacağım. Ben de…

Arka bölümde kitaplar arasındaki sohbet devam etti. Yazar Kavaklı babama çocukluluğunu anlattı. Belki de bana anlatıyordu:

Başarmak Güzeldir ve Mutluluk Verir

-Sevgili dostum, sen de bilirsin ki bizim çocukluğumuzda yokluk kol gezerdi. İnsanalar yiyecek un bulduğu zaman mutlu olur ve şükrederlerdi. İşte o yokluk döneminde ilkokula başladım. Okulda neler yaşayacağımı bilemediğim için merak içindeydim. Köyümüzde ilk defa bir ilkokul açılmıştı ve okulun ilk öğrencileri bizdik. Benim için yeni bir kapı aralanmıştı. Köyümüzde şalvar giyilirdi, ilk defa pantolon giyen birini görmek beni şaşırtmıştı. Bu öğretmenimizden başkası değildi. Ütülü pantolonu, kravatı ve duruşu benim için inanılmaz derecede etkiliydi. Öğretmenimizle yeni şeyler öğrenmeye yelken açtık.  Hamza Öğretmen, öğretme tutkusu olan, genç ve dinamik biriydi. Meslek hayatının ilk yılıydı, gayretli ve azimliydi. Öğretmenimin güzüne girmiştim. Zeki ve gayretli Hamza öğretmenden hep takdir ve aferin aldım, beş yıl boyunca hiçbir zaman onun gözünden düşmek istemedim.

Öğretmenimin verdiği konulara bir gün önceden hazırlanır, ertesi gün sınıfta ders anlatmaya ve kendimi göstermeye bayılırdım. Şiir ezberlemek, bayramlarda ve törenlerde şiir okumak en büyük zevkimdi. Bir şeyleri başarabildiğimi başkalarına göstermek, yeteneklerimi geliştirmek ve sergilemek çok hoşuma gidiyordu…”

Kendimi düşündüm, bunların birçoğu yoktu. Benim ne yapmam gerektiğini anlatıyor gibiydi. Evet, bunları iyi düşünmeliydim. Yazarın hayat hikâyesi ilgimi çekmişti, dinlemeden edemedim.

“İlkokul bittikten sonra parasız yatılı sınavlarına girdim. Bu benim için kurtuluş olacaktı. Kazanamazsam okuyamazdım. Sınavı kazandım, ortaokul ve liseyi parasız yatılı olarak okuma hakkı elde ettim. Sonuç güzeldi ama beni düşündüren ve korkutan tarafı da vardı. Korktuğum başıma geldi ve ana ocağından uçtum. 12 yaşında bir çocuk ve aileden uzakta yaşanan yalnızlık günleri…

Babamın beni yurda yerleştirdiği günü; sevinç ve acıyı birlikte yaşadım. Babam köye dönmek için ayrılacaktı. İşte o zaman dayanılması zor, hasret duygusu ile kavruldum. Gönlüm hüzünle doldu ve ağlamaya başladım. Gurbete düşen ağlar ve ağlatır. Babamın gözleri doldu, gözyaşlarımın dinmesi için yanımda uzun zaman oyalandı.

Başarı için, yoksul köy hayatından kurtulmak için, hasret çekmek dâhil, birçok bedeli ödemem gerekiyordu. Hasret ve hüzün…

Babam çatı ve duvar ustasıydı, zor bir hayat yaşıyordu. İlkokul beşe gelince beni karşısına alıp şöyle demişti:

“Oğlum ben zor bir hayat yaşıyorum, görüyorsunuz. Karda-kışta çatıdayım, yazın 40 derece sıcaklıkta duvar örüyorum. Okuyun kurtulun!

Bu sözler beni çok etkiledi. Ya okuyacaktım ya da babam gibi gece gündüz demeden karda ve sıcakta duvar ustalığı yapacaktım. Yoksulluk kamçı oldu, sınava iyi hazırlandım ve kazandım. Böylece yatılı okul günleri başlamış oldu.

Ailemizin ekonomik durumu iyi değildi. Babam, yeterli harçlık gönderemezdi. Çocukluğum, arkadaşlarımın okulun önündeki satıcılardan alıp yediği tatlılara, kantinden alıp içtikleri gazozlara imrenerek geçti. Yatılı okulda günde 3.5 saat etüt yapardık. Bu etüt sayesinde karnemde hiç zayıf görmedim. Ortaokul yıllarımda sınıf birincisi olmak için yarışır, hep takdir alırdım. Lisede karnem zayıf görmedi. Derslerdeki başarım, kendime duyduğum özgüveni artırdı. Buna mecbur olduğumu biliyordum. Yoksa köye dönüp zor bir hayat yaşayacaktım.”

Yazar bunları söylerken babam bana çok anlamlı baktı.

“Duy bunları duy da aklını başına al. Hayat o zaman kolay değildi bu zaman da kolay değil. İyi dinle, iyi dinle…”

Babamın bakışlarından bunu anladım. Dinleme dese de dinleyecektim. Çünkü yazarın hayatı beni çok etkiledi. Onun zor hayatının sonunda geldiği yer çok önemliydi. O yolculuğu dinlemek bana çok şey katabilirdi. Sustum ve masal gibi geçen bu hayatı dinlemeye devam ettim:

“Öğrencilere değer veren, yüreği sevgiyle dolu, fedakâr bir öğretmenle tanıştım. Hoş sohbet, bilgili, şefkatli bir adamdı, çok hoşuma gitmişti, tatlı dilli bir adamdı. Bana kitaplar hediye etti. Onunla sohbetlerde terbiyeli ve çalışkan yeni arkadaşlar tanıdım.

Yeni arkadaş çevrem, beni hasretini duyduğum başarı iklimine taşıdı. Bu çevrede okumak, öğrenmek, tefekkür, bilgimizi artırmak, ibadet, dua önemliydi… Okumak tefekkür, okumak ibadet, okumak ilim, okumak yükselmek demekti.

Okumazsanız Kanalizasyon Çukuru Kazarsınız

Yatılı olarak okuduğumuz yıllarda hasrete dayanamıyorduk. Özellikle hafta sonları geçmek bilmezdi. Bir tatil günü köylüleri ziyarete gittim. Güneşli bir bahar günü. Köylüler-kazma kürek çalışıyorlardı, caddeyi boylarına kadar kazmışlar. O zamanlar kepçe mepçe yoktu, kanalizasyonlar kazma kürekle kazılırdı.

Köylümüz Hüseyin amcanın başucunda durdum. Selam verdim, kolay gelsin, dedim. Hâl hatır sorduk:

“Nasılsın Hüseyin amca?”

50 yaşlarında vardı. Şakağından ter akıyordu. Kafasındaki örmeyi çıkardı. Başını kaşıdı, terini kuruladıktan sonra, boyunca kazılmış hendeğin içinden bize doğru baktı:

“Nasıl olalım amcam? İşte görüyorsun. Çalış da kendini kurtar. Okumazsan bizim gibi kanalizasyon çukuru kazarsın.”

Bu cümleyi de hiçbir zaman unutmadım. Duvara çakılmış paslı bir çivi gibi hep zihnimde kaldı.

Sonraki günlerde etütlerde canım ders çalışmak istemezse o sahneyi hatırlardım. Ders çalışmak, güneşin yüzünde kanalizasyon çukuru kazmaktan çok daha kolay diyerek kendimi yeniden derslere verirdim.

Yaz tatilinde köye giderdim. Babam çiftçiliğin yanı sıra duvar ustalığı yapardı. Yaz mevsimi inşaat işlerinin yoğun olduğu zamandır. Babam kışın tarlaları eker, ekinleri orakla biçmek, kağnıyla harmana getirmek ve düvenle eritip kaldırmak anneme, abime ve bana düşerdi. Tarlada çalışmak zor iştir. Güneşin altında günlerce orakla ekin biçerdik.

Yaz aylarındaki işlerin zorluğu da kışın etütlerde ders çalışırken benim için itici güç oldu. Etütte çalışmak, güneşin altında tarlada ekin biçmekten daha kolay. Bunu düşünür, derslere yeni bir şevkle sarılırdım. Kitap okumak benim için zihin sporu idi. Okumaktan müthiş zevk alıyordum.

Ortaokul ve lise hayatım boyunca her gün 3,5 saat ders çalıştım. Okul yatılı idi, akşam iki buçuk, sabahleyin bir saat etüdümüz vardı. Yazılı olduğu günler, bu saatler yetmez, sabahleyin erken kalkar, ders çalışırdım. Başarının sırrı planlı, devamlı ve ısrarlı bir şekilde çalışmaktır.

BABANIZIN ÖKÜZÜNÜ SATARLAR

Etüt sırasında bazen ders çalışmaz, gürültü yapardık. Nöbetçi öğretmenler gelir, bizi uyarır, nasihatlerde bulunurlardı.

Uzun boylu, iri yapılı bir etüt öğretmenimiz vardı. Babacan, iyi kalpli, nasihat etmeyi seven bir insandı. Zaman zaman etüt yaptığımız sınıfa gelir, bize tavsiyelerde bulunurdu. Tok bir sesi vardı:

 “Oğlum, dersinize iyi çalışın. Sınıfta kalırsanız sizi okuldan atarlar. Babanızın öküzünü satar, masrafları alırlar. Aklınızı başınıza alın.”

Nitekim etütleri kaynatan bazı arkadaşlar sınıfta kaldı ve yatılı okuma haklarını kaybettiler.

Başarı mutluluk verir ama kar ve yağmur değildir, gökten yağmaz. Başarı ter kokar ve bedel ister.

Lisenin karşısındaki İl Halk Kütüphanesine üye oldum. Ortaokul ve lise hayatım boyunca oradan ödünç kitap aldım.

ÜNİVERSİTE YOLU

Üniversite sınavlarına kendi kendime hazırlanmıştım. 1970’li yıllarda dershaneler yaygın değildi. Dershane olsa da oraya verecek paramız yoktu. Sonunda rüyalarım gerçek oldu, İstanbul Edebiyat Fakültesini kazandım. Hamza öğretmenim gibi öğretmen olacaktım. Edebiyat öğretmenliği rüyalarımı süslüyordu. İdeal bir öğretmen olacaktım.

Ve üniversite… Üniversite kazandığım gün, dünyalar benim olmuştu. Okumaya giderken yol harçlığım yoktu. Rahmetli anneciğimle, elma bahçemizin meyvelerini satıp parasını cebime koyduğum günü, dün gibi hatırlarım. Analar babalar böyledir işte, her zaman çocuklarını kendilerine tercih ederler.

Beni tarlada çalışmaktan veya duvar örmekten kurtaracak tek yol, okumaktı. Onun için derslere asıldım. Ülkeyi eğitimli insanların yönettiğini fark ettim. Kitleler içinde sıradan biri olmak yerine etkili bir aydın olmalıydım. Bunu kafaya koydum. Etkili biri olmanın yolu başarılı olmaktan geçiyordu. Başarılı olmak için alanını iyi bilmek ve nitelikli olmak şarttı. Değerli işler yapmak, insana değer kazandırır. Başarı, kusurları silen iyi bir silgidir. Öğrenci için derslerde başarılı olmak birinci iş. Akıllı insan işlerini önem sırasına göre yapar. Benim birinci işim derslerdi.

Edebiyat Fakültesinde okurken Prof. Mehmet Kaplan’ın fikirlerinden etkilendim. Son dersini hiç unutmam. İki saat bize nasihat etti, tecrübelerini anlattı. Söyledikleri benim için ilaç gibi sözlerdi:

“İki sene derslere sıkı hazırlanın. Çalışın ve işinizi iyi yapın; para, servet ve şöhret gibi şeyler başarılı insanların peşinden koşar. Okuyun, araştırın, yazın! Başka türlü yeteneklerinizi geliştiremezsiniz. Başarı öğrenilebilir, sizden öncekilerin tecrübelerinden faydalanın. Bu da okumakla olur. Öğrencilerinize değer verin, onları sevin. Sevdiğiniz öğrencileri daha iyi eğitirsiniz.”

Artık yazar olma hayallerimin peşinden koşuyordum. Bir grup meraklı arkadaşımla bir araya geldik, yazarlarla tanışma, sohbet etme ve edebiyat dünyasını tanıma kararı aldık. Biz de yazar olacaktık. Bunun yolu, yazarların ne yaptığını, nasıl yaptığını öğrenmek ve onlar gibi çalışmaktan geçiyordu.

Yazarlarla tanışmak bendeki yazma ve sanatçı olma tutkusunu kamçıladı. Önce hikâyeler yazdım, kitap tanıtım yazıları onu takip etti. Yemin ve Gönülleri Fethedenler isimli iki hikâye kitabı neşrettim. Sonra roman yazmaya karar verdim. İlk romanım “Gülü Koklayamadım” yayınlandı, sene 1988. Sonra arkası geldi. Durmadan çalıştım, çalışıyorum, başarı ter kokar.

Kitap yazıp yayınlıyor, eğitim ve başarı konferansları veriyor, insanlara faydalı olmak için çırpınıyorum. Sevdiği işi yapmak, gönül verdiği davaya hizmet etmek insanı mutlu eder kanaatindeyim.

1988 yılı, Gülü Koklayamadım’ın yayınlandığı sene Milli Eğitim Bakanlığı imtihan açtı, yurt dışına öğretmen gönderilecekti. Sınavı kazandım. Almanya’ya gidecektim.

Hekimoğlu İsmail’in teşvikleri ile Almancayı iyi bir şekilde öğrenmeye ve Avrupa’nın kültür başkentlerini gezmeye karar verdim. Yüce Allah, isteyiniz vereyim, buyurur. Çok şükür, bu hayallerimi gerçek oldu.

36 yaşımda Almanca öğrenmeye başladım. Altı yıl boyunca kurslara gittim. Dil kursları bitince literatür kurslarına yazıldım, Almanca öğrendim.

Dil öğrenmek ve Avrupa’yı gezmek ufkumu genişletti. Avrupa ülkelerini karış karış gezdim. Kalkınmanın ve başarının Batılılara mahsus bir sır olmadığını gördüm. Onlar da insan, biz de insanız. Üstelik biz, geçmişte dünya medeniyeti ve dünya devletleri kurmuş bir milletin çocuklarıyız. Atalarımız Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular ve Osmanlılar dünya devletleri kurmuş, muhteşem medeniyetler inşa etmişler.

Başarının prensipleri Almanya’da da Japonya’da da Türkiye’de de aynıdır. Kim bu prensiplere uyarsa başarı merdivenlerini tırmanır. İlmi, öğrenmeyi, çalışmayı, başarılı insanlarla yarışmayı terk eden, ayaklar altında kalmaya mahkûmdur.

İnsanlara Faydalı Olmak Mutluluk Verir

Yazar sanki önemli bir yeri atlamış gibi bir tavırla soluk aldı. Kendisini dinleyen dört adamı ve özellikle de beni süzdü. Anlatmaya devam etti:

-Okumak, öğrenmek, çalışmak, dehayı keşfetme eylemidir ve insanı yükseltir; cahillik insanı küçük düşürür, cahil insan sürünmeye mahkûmdur. Başarı insana mutluluk verir. Çalışır, başarılı olursak hem kendimize faydalı oluruz hem sevdiklerimize.

Ne kadar güzel sözlerdi bunlar. Doğruyu her zaman söylemek gerek. Doğru her zaman insanın iyiliğine olacağı için kulak vermek de bizlere düşüyor arkadaşlar. Yoksa yanlışlarımızı bırakamayız. Mesela ben bu konuşmayı dinledikten sonra yeni bir yola gireceğimi söyleyebilirim. Şimdilik gizli ama açık edeceğim yakında.

Başarı sadece yüksek bir mevkiye gelmek, çok para kazanmak veya şöhret olmak değildir. Bunlar araçtır. Asıl olan büyük bir tutku ve aşkla milletimize, vatanımıza ve dinimize hizmet etmektir.

İdealler insanı yükseltir. Kimin ideali milletine ve insanlığa hizmet ise o büyük bir insandır. İnsanın gayreti, ideali ölçüsünde artar. Honore de Balzac 90 kitap yazmış, bir Fransız’dan geri kalmamalıyım.

Sadece kendimiz için değil, insanlara faydalı olmak için çalışmalı. Ayrıca çalışmak, ibadettir ve mutluluk kaynağıdır. Güzeller güzeli Peygamberimiz (sav) ne güzel buyurur:

“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Çalışıp kazananlar Allah’ın sevdiği kişilerdir.”

Sohbet ederken zaman su gibi akıp gitmişti. Ayrılma zamanıydı. Ayağa kalktı, işleri olduğunu söyledi, babamın elini sıktı. Bana gelince:

-Bu kitabı oku ve bana yaz mutlaka, dedi. Okumaya devam, okumanın bilinmeyen faydalarını da sen ortaya koy, dedi.

Bizimle vedalaştı.

Kendimi farklı bir atmosferde hissettim. Babamla kitap seçmeye başladık. Bu defa daha istekliydim. Babam ne dediysem aldı. Bir liste yaptık. İlk ay iki kitap okuyacaktım. Sonraki aylarda haftada bir kitap.

Biraz zor gibi geldi ama yapacak bir şey yok. Babam yeni sınav sisteminin okumayı zorunlu hale getireceğini, çok okuyanın daha çok başarılı olacağını söyledi, kararımı verdim.

Babam; bazen programın aksayabileceğini, bunun önemli olmadığını, önemli olanın okuma kararlılığı olduğunu anlattı. Başarısının parolasını söyledi:

ÜŞENME! ERTELEME! VAZGEÇME!

KİTAPÇIDA BİR YAZAR: ALİ ERKAN KAVAKLI

Sonunda şehir merkezindeki en büyük kitapçıdayız. Ben burayı hiç görmemiştim diyemem. Daha doğrusu babam beni birkaç kez getirmişti ama ilgisizliğim sebebiyle bende çok izi yoktu.

-İstediğin kitabı alabilirsin, dedi.

Kitapla alakam yoktu ki neyi seçecektim. Babam bana yardımcı olmaya çalıştı. Kitapçıda çalışan herkes babama çok ilgi gösteriyorlardı. İnanamadım ama mutlu oldum, babamı seviyorlardı. Sevilmek güzel bir duygu. Sevgiyi hak edecek davranışlar yapmak gerekirdi.

Kapıdan biri girdi. Yaşı altmış civarıydı. Gözlüklü saçı üstten hafif dökülmüş, güler yüzlü ve sevecen biri… Herkes ona iltifat etti. Babamla arkadaş oldukları samimi davranışlarından anlaşılıyordu.

Babam beni tanıştırdı.

-Oğlum Mehmet, kitap okumaya karar verdi, kitap alacağız ona, dedi.

Adam bana sarıldı.

-Helal olsun sana Mehmet, dedi. Sen çok güzel bir iş yapıyorsun. Kitap okumak hoş bir sanattır. Kitap okumayı başarırsan her şeyi başarabilirsin, dedi.

Önemli ve ünlü bir yazar olduğunu öğrendiğimde birazcık heyecanlandım. Karşımda Türkiye’nin tanıdığı ama kitaplara ilgim olmadığı için benim tanımadığım bir yazar duruyordu. Bana oldukça yakın davranıyor ve bana bir şeyler anlatma derdini taşıyordu.

Çalışanlardan birine seslendi:

-Benim kitaplarımdan birini getirebilir misiniz?

Az sonra elinde kitapla gelen çalışan azami bir hürmetle:

-Buyurun efendim diyerek elindeki kitabı uzattı.

Yazar kitabını adıma yazarak imzaladı. Çok mutlu oldum. Kitabın üzerindeki yazarın ismine baktım Ali Erkan Kavaklı yazıyordu. İlk defa imzalı bir kitabım oldu.

Sahi sizin de imzalı kitaplarınız var mı? Varsa sayfanın en altına kitabın ismini ve yazarını yazabilir misiniz? En azından kitapları ve yazarını hatırlamış olursunuz.

Yazara heyecanımdan ne diyeceğimi bilemedim.

-Çok teşekkür ederim, en kısa sürede bitireceğim.

-Sadece bunu bitirmekle olmaz. Bundan sonra sürekli kitap okuyacağına dair söz de vermeni istiyorum.

Artık kaçış yok, zorunlu istikamet vardı: Kitap okumak.

-Söz dedim, okuyacağım.

-Kitap okursan sende birçok değişiklik olacak.

Valla arkadaşlar işin aslı ben de çok merak ediyorum ne tür değişiklikler olacağını. Herkes söylüyorsa bir bildikleri vardır muhakkak. Yazar konuşmaya devam etti:

-Kitap okurken belki evinizdeki küçük bir odadasın. Fakat hayal diyarlarında belki kıtalar aşıyor olacaksın. Bilinmez medeniyetler keşfedeceksin. Düzenli okumak hafızayı güçlendirir. Beyinde yeni nöron bağlantıları oluşturur. Bu da daha zeki bir insan olmak demek. Her kitap başka hayatlar, başka insanlar, başka karakterler hakkında yeni bakış açıları kazandırır…

Güzel konuşuyordu. Hatta şiir gibi desem yeriydi. Konuşmasına devam etti:

-Ha bir de hedef önemli. Hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Hedefin yoksa rastgele işler yaparsın, bazan da lüzumsuz işlerle meşgul olursun.

İçimden benim gibi dedim. Benim de öyle şahsen, önüme ne gelirse yaşıyorum. İstediğim bir şey yok.

Herkes hedeften bahsediyor. Sanki hedef belirleyince sonuca ulaşacağım. Hedef hedef…

Yazar sanki beni duymuş gibi devam etti:

-Hedef belirlemek meseleyi çözmüyor ama hedef, başarı için atılmış ilk adımdır. Bu yolda devam edersen başarı gelir.

Artık susmam gerekir. Sonuçta hedef olmadan çalışmaya odaklanmak ya da kitap okumaya başlamak kolay değil.

-Bir şey söylemek istiyorum, dedi.

Sürekli konuşsa da sıkılmazdım. Onu dinlemek beni dinlendiriyordu.

-Aslında nihai hedef, iyi insan olmak olmalı. Yani herkese yardım etme düşüncesi ve insanlara faydalı olma isteği. Bunu başarmak içindir bütün hedefler. Bir hedefe ulaşınca yeni bir hedef belirliyoruz. Sonuçta iyi bir insan olarak hayata devam etmek ve en büyük ödül olan cennete ulaşmak…

Yazarın son söyledikleri kafamı dank ettirdi. Gerçekten de öyle. Dünya hayatı sınırlı ve fani. Kimse dünyaya kazık çakmamış, biz de yolcuyuz. Kötülük yapmak, kötü düşünmek ve faydasız işlerle uğraşmak cehenneme odun taşımak demek.

Duyduklarım beni etkilemedi desem yalan olur. Düşündüm. Bir kararım olacak elbette. Kararımı sizlerle de paylaşacağım. Eğer siz de karar vermişseniz bu kararınız ders çalışmak ve kitap okumak olabilir. Kitabın yanındaki boşluklar sizler içindir, kararınızı yazabilirsiniz. Düzenli kitap okuyacağım. Ben de yazar olacağım, iyi bir insan olacağım. Ben de…

Arka bölümde kitaplar arasındaki sohbet devam etti. Yazar Kavaklı babama çocukluluğunu anlattı. Belki de bana anlatıyordu:

Başarmak Güzeldir ve Mutluluk Verir

-Sevgili dostum, sen de bilirsin ki bizim çocukluğumuzda yokluk kol gezerdi. İnsanalar yiyecek un bulduğu zaman mutlu olur ve şükrederlerdi. İşte o yokluk döneminde ilkokula başladım. Okulda neler yaşayacağımı bilemediğim için merak içindeydim. Köyümüzde ilk defa bir ilkokul açılmıştı ve okulun ilk öğrencileri bizdik. Benim için yeni bir kapı aralanmıştı. Köyümüzde şalvar giyilirdi, ilk defa pantolon giyen birini görmek beni şaşırtmıştı. Bu öğretmenimizden başkası değildi. Ütülü pantolonu, kravatı ve duruşu benim için inanılmaz derecede etkiliydi. Öğretmenimizle yeni şeyler öğrenmeye yelken açtık.  Hamza Öğretmen, öğretme tutkusu olan, genç ve dinamik biriydi. Meslek hayatının ilk yılıydı, gayretli ve azimliydi. Öğretmenimin güzüne girmiştim. Zeki ve gayretli Hamza öğretmenden hep takdir ve aferin aldım, beş yıl boyunca hiçbir zaman onun gözünden düşmek istemedim.

Öğretmenimin verdiği konulara bir gün önceden hazırlanır, ertesi gün sınıfta ders anlatmaya ve kendimi göstermeye bayılırdım. Şiir ezberlemek, bayramlarda ve törenlerde şiir okumak en büyük zevkimdi. Bir şeyleri başarabildiğimi başkalarına göstermek, yeteneklerimi geliştirmek ve sergilemek çok hoşuma gidiyordu…”

Kendimi düşündüm, bunların birçoğu yoktu. Benim ne yapmam gerektiğini anlatıyor gibiydi. Evet, bunları iyi düşünmeliydim. Yazarın hayat hikâyesi ilgimi çekmişti, dinlemeden edemedim.

“İlkokul bittikten sonra parasız yatılı sınavlarına girdim. Bu benim için kurtuluş olacaktı. Kazanamazsam okuyamazdım. Sınavı kazandım, ortaokul ve liseyi parasız yatılı olarak okuma hakkı elde ettim. Sonuç güzeldi ama beni düşündüren ve korkutan tarafı da vardı. Korktuğum başıma geldi ve ana ocağından uçtum. 12 yaşında bir çocuk ve aileden uzakta yaşanan yalnızlık günleri…

Babamın beni yurda yerleştirdiği günü; sevinç ve acıyı birlikte yaşadım. Babam köye dönmek için ayrılacaktı. İşte o zaman dayanılması zor, hasret duygusu ile kavruldum. Gönlüm hüzünle doldu ve ağlamaya başladım. Gurbete düşen ağlar ve ağlatır. Babamın gözleri doldu, gözyaşlarımın dinmesi için yanımda uzun zaman oyalandı.

Başarı için, yoksul köy hayatından kurtulmak için, hasret çekmek dâhil, birçok bedeli ödemem gerekiyordu. Hasret ve hüzün…

Babam çatı ve duvar ustasıydı, zor bir hayat yaşıyordu. İlkokul beşe gelince beni karşısına alıp şöyle demişti:

“Oğlum ben zor bir hayat yaşıyorum, görüyorsunuz. Karda-kışta çatıdayım, yazın 40 derece sıcaklıkta duvar örüyorum. Okuyun kurtulun!

Bu sözler beni çok etkiledi. Ya okuyacaktım ya da babam gibi gece gündüz demeden karda ve sıcakta duvar ustalığı yapacaktım. Yoksulluk kamçı oldu, sınava iyi hazırlandım ve kazandım. Böylece yatılı okul günleri başlamış oldu.

Ailemizin ekonomik durumu iyi değildi. Babam, yeterli harçlık gönderemezdi. Çocukluğum, arkadaşlarımın okulun önündeki satıcılardan alıp yediği tatlılara, kantinden alıp içtikleri gazozlara imrenerek geçti. Yatılı okulda günde 3.5 saat etüt yapardık. Bu etüt sayesinde karnemde hiç zayıf görmedim. Ortaokul yıllarımda sınıf birincisi olmak için yarışır, hep takdir alırdım. Lisede karnem zayıf görmedi. Derslerdeki başarım, kendime duyduğum özgüveni artırdı. Buna mecbur olduğumu biliyordum. Yoksa köye dönüp zor bir hayat yaşayacaktım.”

Yazar bunları söylerken babam bana çok anlamlı baktı.

“Duy bunları duy da aklını başına al. Hayat o zaman kolay değildi bu zaman da kolay değil. İyi dinle, iyi dinle…”

Babamın bakışlarından bunu anladım. Dinleme dese de dinleyecektim. Çünkü yazarın hayatı beni çok etkiledi. Onun zor hayatının sonunda geldiği yer çok önemliydi. O yolculuğu dinlemek bana çok şey katabilirdi. Sustum ve masal gibi geçen bu hayatı dinlemeye devam ettim:

“Öğrencilere değer veren, yüreği sevgiyle dolu, fedakâr bir öğretmenle tanıştım. Hoş sohbet, bilgili, şefkatli bir adamdı, çok hoşuma gitmişti, tatlı dilli bir adamdı. Bana kitaplar hediye etti. Onunla sohbetlerde terbiyeli ve çalışkan yeni arkadaşlar tanıdım.

Yeni arkadaş çevrem, beni hasretini duyduğum başarı iklimine taşıdı. Bu çevrede okumak, öğrenmek, tefekkür, bilgimizi artırmak, ibadet, dua önemliydi… Okumak tefekkür, okumak ibadet, okumak ilim, okumak yükselmek demekti.

Okumazsanız Kanalizasyon Çukuru Kazarsınız

Yatılı olarak okuduğumuz yıllarda hasrete dayanamıyorduk. Özellikle hafta sonları geçmek bilmezdi. Bir tatil günü köylüleri ziyarete gittim. Güneşli bir bahar günü. Köylüler-kazma kürek çalışıyorlardı, caddeyi boylarına kadar kazmışlar. O zamanlar kepçe mepçe yoktu, kanalizasyonlar kazma kürekle kazılırdı.

Köylümüz Hüseyin amcanın başucunda durdum. Selam verdim, kolay gelsin, dedim. Hâl hatır sorduk:

“Nasılsın Hüseyin amca?”

50 yaşlarında vardı. Şakağından ter akıyordu. Kafasındaki örmeyi çıkardı. Başını kaşıdı, terini kuruladıktan sonra, boyunca kazılmış hendeğin içinden bize doğru baktı:

“Nasıl olalım amcam? İşte görüyorsun. Çalış da kendini kurtar. Okumazsan bizim gibi kanalizasyon çukuru kazarsın.”

Bu cümleyi de hiçbir zaman unutmadım. Duvara çakılmış paslı bir çivi gibi hep zihnimde kaldı.

Sonraki günlerde etütlerde canım ders çalışmak istemezse o sahneyi hatırlardım. Ders çalışmak, güneşin yüzünde kanalizasyon çukuru kazmaktan çok daha kolay diyerek kendimi yeniden derslere verirdim.

Yaz tatilinde köye giderdim. Babam çiftçiliğin yanı sıra duvar ustalığı yapardı. Yaz mevsimi inşaat işlerinin yoğun olduğu zamandır. Babam kışın tarlaları eker, ekinleri orakla biçmek, kağnıyla harmana getirmek ve düvenle eritip kaldırmak anneme, abime ve bana düşerdi. Tarlada çalışmak zor iştir. Güneşin altında günlerce orakla ekin biçerdik.

Yaz aylarındaki işlerin zorluğu da kışın etütlerde ders çalışırken benim için itici güç oldu. Etütte çalışmak, güneşin altında tarlada ekin biçmekten daha kolay. Bunu düşünür, derslere yeni bir şevkle sarılırdım. Kitap okumak benim için zihin sporu idi. Okumaktan müthiş zevk alıyordum.

Ortaokul ve lise hayatım boyunca her gün 3,5 saat ders çalıştım. Okul yatılı idi, akşam iki buçuk, sabahleyin bir saat etüdümüz vardı. Yazılı olduğu günler, bu saatler yetmez, sabahleyin erken kalkar, ders çalışırdım. Başarının sırrı planlı, devamlı ve ısrarlı bir şekilde çalışmaktır.

BABANIZIN ÖKÜZÜNÜ SATARLAR

Etüt sırasında bazen ders çalışmaz, gürültü yapardık. Nöbetçi öğretmenler gelir, bizi uyarır, nasihatlerde bulunurlardı.

Uzun boylu, iri yapılı bir etüt öğretmenimiz vardı. Babacan, iyi kalpli, nasihat etmeyi seven bir insandı. Zaman zaman etüt yaptığımız sınıfa gelir, bize tavsiyelerde bulunurdu. Tok bir sesi vardı:

 “Oğlum, dersinize iyi çalışın. Sınıfta kalırsanız sizi okuldan atarlar. Babanızın öküzünü satar, masrafları alırlar. Aklınızı başınıza alın.”

Nitekim etütleri kaynatan bazı arkadaşlar sınıfta kaldı ve yatılı okuma haklarını kaybettiler.

Başarı mutluluk verir ama kar ve yağmur değildir, gökten yağmaz. Başarı ter kokar ve bedel ister.

Lisenin karşısındaki İl Halk Kütüphanesine üye oldum. Ortaokul ve lise hayatım boyunca oradan ödünç kitap aldım.

ÜNİVERSİTE YOLU

Üniversite sınavlarına kendi kendime hazırlanmıştım. 1970’li yıllarda dershaneler yaygın değildi. Dershane olsa da oraya verecek paramız yoktu. Sonunda rüyalarım gerçek oldu, İstanbul Edebiyat Fakültesini kazandım. Hamza öğretmenim gibi öğretmen olacaktım. Edebiyat öğretmenliği rüyalarımı süslüyordu. İdeal bir öğretmen olacaktım.

Ve üniversite… Üniversite kazandığım gün, dünyalar benim olmuştu. Okumaya giderken yol harçlığım yoktu. Rahmetli anneciğimle, elma bahçemizin meyvelerini satıp parasını cebime koyduğum günü, dün gibi hatırlarım. Analar babalar böyledir işte, her zaman çocuklarını kendilerine tercih ederler.

Beni tarlada çalışmaktan veya duvar örmekten kurtaracak tek yol, okumaktı. Onun için derslere asıldım. Ülkeyi eğitimli insanların yönettiğini fark ettim. Kitleler içinde sıradan biri olmak yerine etkili bir aydın olmalıydım. Bunu kafaya koydum. Etkili biri olmanın yolu başarılı olmaktan geçiyordu. Başarılı olmak için alanını iyi bilmek ve nitelikli olmak şarttı. Değerli işler yapmak, insana değer kazandırır. Başarı, kusurları silen iyi bir silgidir. Öğrenci için derslerde başarılı olmak birinci iş. Akıllı insan işlerini önem sırasına göre yapar. Benim birinci işim derslerdi.

Edebiyat Fakültesinde okurken Prof. Mehmet Kaplan’ın fikirlerinden etkilendim. Son dersini hiç unutmam. İki saat bize nasihat etti, tecrübelerini anlattı. Söyledikleri benim için ilaç gibi sözlerdi:

“İki sene derslere sıkı hazırlanın. Çalışın ve işinizi iyi yapın; para, servet ve şöhret gibi şeyler başarılı insanların peşinden koşar. Okuyun, araştırın, yazın! Başka türlü yeteneklerinizi geliştiremezsiniz. Başarı öğrenilebilir, sizden öncekilerin tecrübelerinden faydalanın. Bu da okumakla olur. Öğrencilerinize değer verin, onları sevin. Sevdiğiniz öğrencileri daha iyi eğitirsiniz.”

Artık yazar olma hayallerimin peşinden koşuyordum. Bir grup meraklı arkadaşımla bir araya geldik, yazarlarla tanışma, sohbet etme ve edebiyat dünyasını tanıma kararı aldık. Biz de yazar olacaktık. Bunun yolu, yazarların ne yaptığını, nasıl yaptığını öğrenmek ve onlar gibi çalışmaktan geçiyordu.

Yazarlarla tanışmak bendeki yazma ve sanatçı olma tutkusunu kamçıladı. Önce hikâyeler yazdım, kitap tanıtım yazıları onu takip etti. Yemin ve Gönülleri Fethedenler isimli iki hikâye kitabı neşrettim. Sonra roman yazmaya karar verdim. İlk romanım “Gülü Koklayamadım” yayınlandı, sene 1988. Sonra arkası geldi. Durmadan çalıştım, çalışıyorum, başarı ter kokar.

Kitap yazıp yayınlıyor, eğitim ve başarı konferansları veriyor, insanlara faydalı olmak için çırpınıyorum. Sevdiği işi yapmak, gönül verdiği davaya hizmet etmek insanı mutlu eder kanaatindeyim.

1988 yılı, Gülü Koklayamadım’ın yayınlandığı sene Milli Eğitim Bakanlığı imtihan açtı, yurt dışına öğretmen gönderilecekti. Sınavı kazandım. Almanya’ya gidecektim.

Hekimoğlu İsmail’in teşvikleri ile Almancayı iyi bir şekilde öğrenmeye ve Avrupa’nın kültür başkentlerini gezmeye karar verdim. Yüce Allah, isteyiniz vereyim, buyurur. Çok şükür, bu hayallerimi gerçek oldu.

36 yaşımda Almanca öğrenmeye başladım. Altı yıl boyunca kurslara gittim. Dil kursları bitince literatür kurslarına yazıldım, Almanca öğrendim.

Dil öğrenmek ve Avrupa’yı gezmek ufkumu genişletti. Avrupa ülkelerini karış karış gezdim. Kalkınmanın ve başarının Batılılara mahsus bir sır olmadığını gördüm. Onlar da insan, biz de insanız. Üstelik biz, geçmişte dünya medeniyeti ve dünya devletleri kurmuş bir milletin çocuklarıyız. Atalarımız Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular ve Osmanlılar dünya devletleri kurmuş, muhteşem medeniyetler inşa etmişler.

Başarının prensipleri Almanya’da da Japonya’da da Türkiye’de de aynıdır. Kim bu prensiplere uyarsa başarı merdivenlerini tırmanır. İlmi, öğrenmeyi, çalışmayı, başarılı insanlarla yarışmayı terk eden, ayaklar altında kalmaya mahkûmdur.

İnsanlara Faydalı Olmak Mutluluk Verir

Yazar sanki önemli bir yeri atlamış gibi bir tavırla soluk aldı. Kendisini dinleyen dört adamı ve özellikle de beni süzdü. Anlatmaya devam etti:

-Okumak, öğrenmek, çalışmak, dehayı keşfetme eylemidir ve insanı yükseltir; cahillik insanı küçük düşürür, cahil insan sürünmeye mahkûmdur. Başarı insana mutluluk verir. Çalışır, başarılı olursak hem kendimize faydalı oluruz hem sevdiklerimize.

Ne kadar güzel sözlerdi bunlar. Doğruyu her zaman söylemek gerek. Doğru her zaman insanın iyiliğine olacağı için kulak vermek de bizlere düşüyor arkadaşlar. Yoksa yanlışlarımızı bırakamayız. Mesela ben bu konuşmayı dinledikten sonra yeni bir yola gireceğimi söyleyebilirim. Şimdilik gizli ama açık edeceğim yakında.

Başarı sadece yüksek bir mevkiye gelmek, çok para kazanmak veya şöhret olmak değildir. Bunlar araçtır. Asıl olan büyük bir tutku ve aşkla milletimize, vatanımıza ve dinimize hizmet etmektir.

İdealler insanı yükseltir. Kimin ideali milletine ve insanlığa hizmet ise o büyük bir insandır. İnsanın gayreti, ideali ölçüsünde artar. Honore de Balzac 90 kitap yazmış, bir Fransız’dan geri kalmamalıyım.

Sadece kendimiz için değil, insanlara faydalı olmak için çalışmalı. Ayrıca çalışmak, ibadettir ve mutluluk kaynağıdır. Güzeller güzeli Peygamberimiz (sav) ne güzel buyurur:

“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Çalışıp kazananlar Allah’ın sevdiği kişilerdir.”

Sohbet ederken zaman su gibi akıp gitmişti. Ayrılma zamanıydı. Ayağa kalktı, işleri olduğunu söyledi, babamın elini sıktı. Bana gelince:

-Bu kitabı oku ve bana yaz mutlaka, dedi. Okumaya devam, okumanın bilinmeyen faydalarını da sen ortaya koy, dedi.

Bizimle vedalaştı.

Kendimi farklı bir atmosferde hissettim. Babamla kitap seçmeye başladık. Bu defa daha istekliydim. Babam ne dediysem aldı. Bir liste yaptık. İlk ay iki kitap okuyacaktım. Sonraki aylarda haftada bir kitap.

Biraz zor gibi geldi ama yapacak bir şey yok. Babam yeni sınav sisteminin okumayı zorunlu hale getireceğini, çok okuyanın daha çok başarılı olacağını söyledi, kararımı verdim.

Babam; bazen programın aksayabileceğini, bunun önemli olmadığını, önemli olanın okuma kararlılığı olduğunu anlattı. Başarısının parolasını söyledi:

ÜŞENME! ERTELEME! VAZGEÇME! VAZGEÇEN BAŞARISIZLIĞI SEÇER.

YAVRUM SEN BAŞARIYI SEÇ!

Aslan babacığım, hep benin iyiliğimi ister.

YAZAN: Duran ÇETİN (42 KİTABIN YAZARI)

 

PAYLAŞ

YORUM YAP