BAŞARI MERDİVENLERİNİ NASIL TIRMANDIM?

0

2008 yılı benim için konferanslar yılı oldu. “Yılın en çok eğitim ve başarı konferansı veren ve eğitim kitapları en çok satılan yazarı” seçildim. Bayburt, Kırşehir, Adana, Kahramanmaraş, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Van, Adana, Sinop, Antalya, Sakarya, Konya dahil bir çok ili dolaştım. İstanbul’da birçok okulda ve salonda konferans verdim. Konferans sayısı üç bine yaklaştı.

Mart 2009’da Eyüp İmam-Hatip Lisesi öğrencilerine başarı ve motivasyon semineri vermiştim. Öğrencilerin ilgileri, heyecanları, merakları görülmeye değerdi. 50 kitabı olan ve yüzlerce konferans veren, radyo ve televizyonlarda “Başarının Fethi” programları yapan bir yazarla karşılaşmak öğrenciler için ilgi çekiciydi. Birçoğu kitaplarımı okumuş, bir kısmı adımı anne ve babasından veya abi ve ablasından duymuş. 1995-2001 yıllarında bu okulda edebiyat öğretmenliği yapmıştım, bu sebeple bazı öğrencilerin anne, babası, abla veya abileri öğrencimdi. Aralarında şiir, hikâye, deneme yazanlar vardı. Fevkalade verimli geçen konferanstan sonra geleceğe hazırlanan gençlerle hoş sohbetler ettik.

Konferanstan sonra lise ikinci sınıftaki bir öğrenci, gönül okyanusuma bir soru taşı savuruverdi:

“Başarı merdivenlerini tırmanmamız için bize gaz veriyorsunuz. Siz bu heyecan ve başarma azmini nereden alıyorsunuz?”

Bu soru bana defalarca soruldu. Ben de kendi hikâyemi de yazmaya karar verdim.

Önce şunu düşündüm:

Beni ne heyecanlandırıyor? Niçin daha başarılı olmak istiyorum? Bu yolu niçin seçtim? Neden yaz kış demeden yazıyor; niçin tatillerimi, zevklerimi, dostlara ayıracağım vakitleri yazı çalışmalarına kurban ediyorum? Neden uykularım bölünüyor? Kitaplarımdan birine bir paragraf yazmak için gecenin üçünde neden yataktan fırlayıp yazı masasının başına koşuyorum? Niçin gecenin bir saatinde romanlarımın duygusal bölümlerini yazarken ağlamaya başlıyorum?

Yeteneklerimizi geliştirilebilir ve başarıyı öğrenebiliriz.

Bunu ispatlamak için başarı hikâyelerini yazmaya karar verdim. Benim yaptıklarımı hatta daha fazlasını bu hikâyeleri okuyan gençler de yapabilir. Okuyucularıma, “ben de başarabilirim” deme cesareti vermek istiyorum.

 

Başarmak Güzeldir ve Mutluluk Verir

İlkokula merak ve heyecanla gittiğimi hatırlıyorum. Öğrenmenin heyecan verici olduğunu ta o günlerde öğrenmiştim. Kendimi yetiştirmek, bilgi ve başarımı artırmak için sürekli göz nuru döküyordum.

Köyümüzde ilk defa bir ilkokul açılmıştı ve okulun ilk öğrencileri bizdik. Öğretmenimiz, ütülü pantolonlu, temiz giyimli, genç biriydi. 1960 senesinde köyümüzde pantolon giyen ilk adamdı. O zamanlar bizim köyde şalvar giyilirdi.

Daha önce arkadaşlarımızla hoca mektebine gidip sûre ve dualar öğrenmiştik, elif cüzünü okuyorduk, içimizde Kur’an okumayı bilenler de vardı. Öğrenmeyi seviyorduk. Yeni öğretmenimize çabuk alıştık. Biraz sert ve sopası elinde olsa da öğretme tutkusu olan, genç ve dinamik biriydi. Meslek hayatının ilk yılıydı, kendini ispatlama çabasındaydı, gayretli ve azimliydi.

İlkokulda iyi bir performans sergilediğimi hatırlıyorum. Öğretmenimin güzüne girmiştim. Zeki ve gayretli Hamza öğretmenden hep takdir ve aferin aldım, beş yıl boyunca hiçbir zaman onun gözünden düşmek istemedim.

İnsan sevdiği, saydığı, takdir ettiği biri tarafından takdir edilmeye doyamaz. Sıradan insanların takdiri bile motive edicidir.

Öğretmenimin verdiği konulara bir gün önceden hazırlanır, ertesi gün sınıfta ders anlatmaya ve kendimi göstermeye bayılırdım. Şiir ezberlemek, bayramlarda ve törenlerde şiir okumak en büyük zevkimdi. Bir şeyleri başarabildiğimi başkalarına göstermek, yeteneklerimi geliştirmek ve sergilemek çok hoşuma gidiyordu.

Öğrenmek, başarmak, öğretmenden takdir almak beni şevklendirir, yeni çalışmalar yapmaya motive ederdi.

 

Gurbette Ağladığım Günler

İlkokul bittikten sonra ağabeyimle birlikte parasız yatılı sınavlarına girdik. O imam-hatip lisesini, ben de ortaokul ve liseyi parasız yatılı olarak okuma hakkı kazandık. Böylece ana ocağından uçtuk. 12 yaşında bir çocuk için yuvadan kopmanın ne kadar zor bir şey olduğunu başına gelmeyen anlamaz.

Babamın beni Konya’da Karma Ortaokulu’na kaydedip yurda yerleştirdiği günü, dün gibi hatırlıyorum. O gün sevinç ve acıyı en yüksek seviyede ve birlikte yaşamıştım. Babamdan ayrılma zamanı gelince yüreğim fokur fokur hasret kaynamaya başlamıştı. Gönlüm hüzünle doldu ve ağlamaya başladım. Gurbete düşen ağlar ve ağlatır. Babamın gözlerinin nemlendiğini, gözyaşlarımın dinmesi için yanımda uzun zaman oyalandığını hatırlıyorum.

Başarı bedel ister ve ter kokar. Yaşadığımız yoksul köy hayatından kurtulmak için, hasret çekmek dâhil, birçok bedeli peşinen ve peyderpey ödemem gerektiğini biliyordum.

Babam çatı ve duvar ustasıydı, zor bir hayat yaşıyordu. İlkokul bitince bizi şöyle dedi:

“Oğlum ben zor bir hayat yaşıyorum, görüyorsunuz. Karda-kışta çatıdayım, yazın 40 derece sıcaklıkta duvar örüyorum. Okuyun kurtulun!

Babamın motivasyon cümleleri bundan ibaretti.

Ailemizin ekonomik durumu iyi değildi. Babam, yeterli harçlık gönderemezdi. Çocukluğum, arkadaşlarımın okulun önündeki satıcılardan alıp yediği tatlılara, kantinden alıp içtikleri gazozlara imrenerek geçti. Yoksulluğun bana tattırdığı acılardan intikamımı, derslere çalışarak ve notlarıma imrenilmesini sağlayarak alıyordum. Okul yatılı idi. Her gün 3.5 saat etüt yapardık. Bu etüt sayesinde karnemde hiç zayıf görmedim. Ortaokul yıllarımda sınıf birincisi olmak için yarışır, hep takdir alırdım. Lisede karnem zayıf görmedi. Derslerdeki başarım, kendime duyduğum özgüveni artırdı.

Üniversite kazandığım gün, dünyalar benim olmuştu.

Okumaya giderken yol harçlığım yoktu. Rahmetli anneciğimle, elma bahçemizin meyvelerini satıp parasını cebime koyduğum günü, dün gibi hatırlarım.

Yazı hayatıma atıldıktan sonra roman, hikâye, makale dallarında ödül almak beni hiç şaşırtmadı. Eğitim dalında yılın köşe yazarı seçilmem (sene 2004); yılın en çok konferans veren yazarı unvanına layık görülmem de tesadüf değildi. Yıllarca yazdım ve insanlara faydalı eserler kaleme almak için ter döktüm.

Ortaokul son sınıfta iken bir ara ders dışı etkinliklerde kendilerini göstermek isteyen arkadaşlarla gezip tozma, boş derslerde okul dışına kaçma, kız arkadaş arama gibi bir dizi meraka kapıldığımı hatırlıyorum. Ergenlik çağı sendromu yaşıyordum. Büyüdüğümü ve sıra dışı şeyler yapabileceğimi kendime ispatlama gayreti içindeydim.

Çok şükür bu serüven uzun sürmedi. Yılsonuna doğru imam-hatip lisesinde okuyan ağabeyim, beni öğrencilere değer veren, yüreği sevgiyle dolu, şefkat kahramanı, fedakâr bir öğretmenle tanıştırdı. Mustafa Özsoy gençlerle sohbet ediyor, onlara dinî kitaplar okuyordu. Hoş sohbet, bilgili, şefkatli bir adamdı, çok hoşuma gitmişti, tatlı dilli bir adamdı. Bana kitaplar hediye etti.

Bediüzzaman’ın İşaratü’l-İ’caz isimli Kur’an tefsirini ondan aldım, büyük bir zevkle okudum. Kur’an tefsirleri düşünce dünyamı etkileyen en önemli eserdir. Bediüzzaman iyimser bir düşünür. Şu cümleleri çok hoşuma gider:

‘Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’

‘Bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz olmaz. Şu muhteşem kâinatın bir sahibi ve yaratıcısı vardır.’

‘Sivrisineğin gözünü halk eden, Güneş’i de halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, Güneş sistemini de düzenlemiştir. Her şey, her şeyle alakalıdır.’

‘Amellerinizde rıza-yı İlâhî olmalı. O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. O razı olduktan sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse halkları da razı eder, onları da memnun eder.’

‘Gayret ve çalışmakta büyük bir lezzet vardır.’

‘Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür seda İslam’ın sedası olacaktır.’

‘Yaşatan ümittir, öldüren ümitsizliktir.’

‘İman insanı insan eder, belki de insanı sultan eder. Küfür (imansızlık) insanı bir canavar, hayvan eder.’

‘Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.’

‘İman hem nurdur hem kuvvettir, hakiki imanı elde adam kâinata meydan okuyabilir.’

Mustafa Özsoy’un sohbetlerinde yeni arkadaşlar tanıdım. Terbiyeli ve çalışkan idiler. Eski çevreyle yeni hayat tarzımın birlikte gitmeyeceğini çabuk kavradım ve arkadaş çevremi değiştirdim. Dindar bir hayat yaşamakla kız peşinde koşmak, kahveye gidip kâğıt oynamakla namaz kılmak bir arada yürüyemezdi.

Macera peşinde koşarken dersleri de asmıştım, derslerdeki eski başarılar hayal olmuştu. Zayıf almıyordum ama herkesin imreneceği notları da rüyada görmeye başlamıştım. Gidişattan memnun değildim. Öğretmenlerimden aferin yerine, “Sana ne oldu? Neden derse katılmıyorsun?” gibi sözler duyuyor, canım sıkılıyordu. Ben bu değildim ve ailemin benden beklediği de bu değildi. Başarısız olursam köye dönmek zorundaydım ve köy hayatı kolay değildi. Babam zor bir iş yapıyordu. Kışın soğuğunda duvar örmek, yazın sıcağında çatıda çalışmak… Babamın soğuktan çatlamış parmakları gözümün önüne geldi. Bir çıkış yolu bulmalıydım.

Yeni arkadaş çevrem, bana bu fırsatı verdi ve beni hasretini duyduğum başarı iklimine yeniden taşıdı. Bu çevrede marifet kabul edilen şeyler bambaşka idi. Okumak, öğrenmek, tefekkür, bilgimizi artırmak, ibadet, dua, ihlâs… Ayrıca en büyük erdem; ilim sahibi olup yükselmek ve ahlak elbisesi kuşanmaktı. Derslerde başarı göstermek bir öğrencide bulunması gereken en önemli meziyetti.

Ben zaten başarıya susuzdum. Kendimi gösterebileceğim en iyi alan derslerdi. Yoksa sıradan biri olacaktım. Hâlbuki içimden bir ses hep, kendini geliştir, diyordu. Özsoy Hoca’yla tanıştıktan sonra dini anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuma sevdasına tutulmuştum. Okumak tefekkür, okumak ibadet, okumak ilim, okumak yükselmek demekti.

 

Kütüphaneye Üye Oldum

Yeni arkadaşlarım, bana yeni bir dünya sunuyordu. Okumak ve yükselen insanlarla yarışmak… Kesin bir kararla kız peşinde koşmayı, kahveye gitmeyi, kâğıt oyunlarını bıraktım. Sigara, içki gibi alışkanlıklarım hiç olmadı. Artık yegâne lüksüm okumaktı. Okumak lükstü çünkü kitaba para yetiştiremiyordum. Lisenin karşısındaki İl Halk Kütüphanesine üye oldum. Ortaokul ve lise hayatım boyunca oradan ödünç kitap aldım. Ömer Seyfettin külliyatını o yıllarda bitirdim. Refik Halit Karay, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Şule Yüksel Şenler, Hekimoğlu İsmail, Tarık Buğra o yıllarda tanıdığım yazarlardı.

Favorim Ömer Seyfettin idi. Heyecanlı ve sonu beklenmedik bir şekilde biten hikâyeler yazıyordu. Üniversite yıllarımda Guy de Maupassant ve O. Henri’yi tanıyacak, onlara da bayılacaktım. İlk hikâyemi yazdığım zaman elbette Maupassant ve Ömer Seyfettin tarzında bir hikâye kaleme almıştım. “Tertip” isimli hikâyem, üniversitedeki terör olaylarını konu ediniyordu. Şans eseri ilk hikâyem yayınlandı.

Sene 1975.

Sevincimi anlatamam.

 

Hayat Sürprizlerle Dolu

Hayat ırmağında yüzerken kimi zaman sürprizlerle karşılaşırız. Karnemde hiç zayıfım olmamasına rağmen lise bitirme sınavlarında fizik ve kompozisyondan ikmale kaldım. O zamanlar, yılsonu notlarımız ne olursa olsun, altı dersten lise bitirme sınavlarına girmek mecburiyetimiz vardı.

Başarmak zorundaydım. O yaz ekin tarlasına giderken kağnıda, harmanda düven sürerken düvenin üstünde ders çalıştım. Dersleri veremez ve üniversite okuyamazsam yoksulluk ve fakirlik alın yazım olacaktı. Başarısızlık yaftasını ömür boyu boynumda taşıyamazdım. Defterleri, kitapları ezberledim.

Bütünleme sınavlarında iki dersi de verdim.

Üniversite sınavlarına kendi kendime hazırlanmıştım. 1970’li yıllarda dershaneler yaygın değildi. Dershane olsa da oraya verecek paramız yoktu. Neyse ki o sene İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazandım. Keyifli bir başarıya imza atmıştım. Artık İstanbul iklimine taşınacaktım. Benim için İstanbul’u görmek büyük bir rüya idi. Köyden İstanbul’a… Rüyadan da öte bir şey…

 

Okumazsanız Kanalizasyon Çukuru Kazarsınız

Ortaokul yıllarıydı. Çocuktuk, hasrete dayanamıyorduk. Özellikle hafta sonları geçmek bilmezdi.

Kavaklılar, Konya Belediyesi’nin kanalizasyon işlerini almış, çalışıyorlardı. Bir tatil günü arkadaşım Ahmet Afyon’la (İlmî çalışmalar yaptı, profesör oldu.) köylüleri ziyarete gittik.

Güneşli bir bahar günü. Köylüler-kazma kürek çalışıyorlardı, caddeyi boylarına kadar kazmışlar. O zamanlar kepçe mepçe yoktu, kanalizasyonlar kazma kürekle kazılırdı.

Hüseyin amcanın başucunda durduk. Selam verdik, kolay gelsin, dedik. Hâl hatır sorduk:

“Nasılsın Hüseyin amca?”

50 yaşlarında vardı. Şakağından ter akıyordu. Kafasındaki örmeyi çıkardı. Başını kaşıdı, terini kuruladıktan sonra, boyunca kazılmış hendeğin içinden bize doğru baktı:

“Nasıl olalım amcam? İşte görüyorsunuz. Çalışın da kendinizi kurtarın. Okumazsanız siz de bizim gibi kanalizasyon çukuru kazarsınız.”

Sohbetin geriye kalan bölümünü hatırlamıyorum. Bu cümleyi de hiçbir zaman unutmadım. Duvara çakılmış paslı bir çivi gibi hep zihnimde kaldı.

Sonraki günlerde etütlerde canım ders çalışmak istemezse o sahneyi hatırlardım. Ders çalışmak, güneşin yüzünde kanalizasyon çukuru kazmaktan çok daha kolay diyerek kendimi yeniden derslere verirdim.

Yaz tatilinde köye giderdim. Babam çiftçiliğin yanı sıra duvar ustalığı yapardı. Yaz mevsimi inşaat işlerinin yoğun olduğu zamandır. Babam kışın tarlaları eker, ekinleri orakla biçmek, kağnıyla harmana getirmek ve düvenle eritip kaldırmak anneme, abime ve bana düşerdi. Tarlada çalışmak zor iştir. Güneşin altında günlerce orakla ekin biçerdik.

Yaz aylarındaki işlerin zorluğu da kışın etütlerde ders çalışırken benim için itici güç oldu. Etütte çalışmak, güneşin altında tarlada ekin biçmekten daha kolay. Bunu düşünür, derslere yeni bir şevkle sarılırdım.

Tarlaya giderken kağnının üstünde Hekimoğlu İsmail’in “Maznun” romanını okuduğumu hatırlarım. Sami Arslan’ın “Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı” isimli kitabını da o günlerde okumuş ve çok beğenmiştim. Kitap okumak benim için zihin sporu idi. Okumaktan müthiş zevk alıyordum.

Ortaokul ve lise hayatım boyunca her gün 3,5 saat ders çalıştım. Okul yatılı idi, akşam iki buçuk, sabahleyin bir saat etüdümüz vardı. Yazılı olduğu günler, bu saatler yetmez, sabahleyin erken kalkar, ders çalışırdım.

O gün bugün öğrencilerime günlük en az üç saat ders çalışmalarını tavsiye ederim. Günlük olarak ödevleri yok veya çalışmaları gereken ders mevcut değilse kitap okumalarını öneririm.

Başarının sırrı planlı, devamlı ve ısrarlı bir şekilde çalışmaktan geçer.

 

Babanızın Öküzünü Satarlar

Yatılı okuyorduk. Etüt sırasında bazen ders çalışmaz, gürültü yapardık. Nöbetçi öğretmenler gelir, bizi uyarır, nasihatlerde bulunurlardı.

Uzun boylu, iri yapılı bir etüt öğretmenimiz vardı. Adı Mazhar’dı. Babacan, iyi kalpli, nasihat etmeyi seven bir insandı. Zaman zaman etüt yaptığımız sınıfa gelir, bize tavsiyelerde bulunurdu. Tok bir sesi vardı.

Aradan 50 sene geçmesine rağmen Mazhar Bey’in bazı cümleleri hâlâ kulaklarımda çınlar:

“Oğlum, dersinize iyi çalışın. Sınıfta kalırsanız sizi okuldan atarlar. Babanızın öküzünü satar, masrafları alırlar. Aklınızı başınıza alın.”

Nitekim etütleri kaynatan bazı arkadaşlar sınıfta kaldı ve yatılı okuma haklarını kaybettiler.

 

Cin Ali Okuldan Atıldı

Maç hastası Cin Ali isminde bir arkadaşım vardı. Yatılı okulu yüksek puanla kazanmıştı fakat resmen maç hastası idi. Spor gazetelerini didik didik okur, pazar günü etütte ders çalışmaz, radyodan maç yayınlarını dinlerdi. Futbolcu adlarını ezberleme konusunda özel bir yeteneğe sahipti. Birinci ligde oynayan Türk takımlarının ilk 11 oyuncusunu ezbere bildiği gibi Barcelona, Bayern Münih, Liverpol, İnter gibi Avrupa takımlarının 11’ini de duraklamadan sayardı. Eğlence olsun diye arkadaşlar, bazen de onu tanıyan hocalar, maç anlat, derlerdi.

Cin Ali, Barcelona-Liverpol maçını naklen yayın yapıyormuş gibi anlatırdı.

Futbolcuların isimlerini ezberlemeye ayırdığı zamanı derslere ayırmadı. Çocuk aklıyla çocukça hareket etti, kendini derslere vermedi, sınıfta kaldı ve okuldan atıldı. Ezber yeteneğini yanlış yerde kullanan Cin Ali’ye hâlâ acırım. Futbolcu isimlerini ezberlediği kadar dersleri de ezberlemesi gerektiğini birisi ona anlatabilseydi okul hayatı yarıda kalmazdı.

Karacaörenli Hüseyin ve Dursun Ali, Kozlulu Dursun da etütleri kaynatıp sınıfta kaldılar ve yatılı haklarını kaybettiler.

Parasız yatılı sınavlarını kazanan bu arkadaşlarımız yetenekli ve zeki idiler. Zeki ve yetenekli olmak yetmiyor. Yetenek ve zekâyı geliştirmek, ayrıca doğru yerde kullanmak da gerekir.

Doğru işi doğru zamanda, doğru metotlarla yapmak başarının temel şartıdır.

 

Rüyalarım Gerçek Oldu

Edebiyat Fakültesini kazanmak benim için tam bir rüya idi.

İstanbul’da okuyacak ve öğretmen olacaktım.

Hamza öğretmenim gibi. Lise edebiyat öğretmenliği rüyalarımı süslüyordu. İdeal bir öğretmen olacaktım. İdeal bir edebiyat öğretmenim olmamıştı. Lise birdeki öğretmenimle dinî ve sosyal konulardaki savrukluğu sebebiyle sık sık tartışırdık. Hâlbuki ortaokulda Türkçe öğretmenlerimi çok sevmiştim. Okumak, okuduğunu anlatmak, şiir yazmak gibi tutkularım vardı. Edebiyat öğretmenim Fakir Baykurt hayranıydı. Yaşar Kemal’i değil de Tarık Buğra’yı okursanız fena bozulurdu. Mustafa Necati Sepetçioğlu veya Nihal Atsız’ın romanlarını okumak, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Arif Nihat Asya gibi şairlerden şiirler ezberlemek onu çok mutsuz hatta rahatsız ederdi. Bu mutsuzluğu ona sıkça tattırdığımı hatırlarım.

Aradığım edebiyat hocalarını edebiyat fakültesinde buldum.

Beni tarlada çalışmaktan veya duvar örmekten kurtaracak tek yol, okumaktı. Onun için derslere asıldım. Üniversite yıllarımda ülkeyi eğitimli insanların yönettiğini fark ettim. Kitleler içinde sıradan biri olmak yerine etkili bir aydın olmalıydım. Bunu kafaya koydum. Etkili biri olmanın yolu başarılı olmaktan geçiyordu. Başarılı olmak için alanını iyi bilmek ve nitelikli olmak şarttı. Değerli işler yapmak, insana değer kazandırıyordu.

Üniversiteye girdiğim sene Karagümrük’te 5-6 arkadaş ev kiraladık. Böylece kira ve yemek masraflarını asgariye indirdik. Arkadaşlarımın hepsi dindar gençlerdi. Bol bol Kur’an tefsiri ve hocaların tavsiye ettiği kitapları okur, öğrendiklerimizi birbirimize anlatırdık.

Tefsir okumak bize idealizm verdi. İdealist gencin dersleri iyi olmalı, dosta düşmana karşı başı dik gezmeli; sınıfında birincilik için çalışmalı, düşünceleri ve ahlakıyla olduğu kadar, başarıları ile örnek olmalıydı.

O yıllar dindar olmak, bazı yerlerde, bazı insanlar tarafından hor görülmeyi göze almak demekti. Hor ve hakir görülmemek için meziyetlerimizi artırmalıydık. Bunun yolu öğrenci olarak derslerde ve yetişkin olarak işinde başarılı olmaktan geçer.

Başarı, kusurları silen iyi bir silgidir.

 

Edebiyata Açılan Kapı: Prof. Mehmet Kaplan

Edebiyat Fakültesinde okurken Prof. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Ömer Faruk Akün, Prof. Nihat Çetin, Prof. Necmettin Hacıeminoğlu, Prof. Mustafa Kafalı, Prof. İbrahim Kafesoğlu gibi bilim adamlarını tanıdım. Özellikle Prof. Mehmet Kaplan’ın fikirlerinden etkilendim. Hoca, sınıfa kucak dolusu kitapla gelir ve kitap gibi ders anlatırdı. Bize yazarların hayatını ve sanat anlayışlarını anlatır, eserlerini tavsiye ederdi. Bazen bir derste 10 kitap tavsiye ettiği, 10 tane araştırma konusu önerdiği olurdu.

Son dersini hiç unutmam. İki saat bize nasihat etti, tecrübelerini anlattı. Söyledikleri benim için ilaç gibi sözlerdi:

“İki sene derslere sıkı hazırlanın. Hayat boyu işinizi iyi yapın. İnsanların çoğu para, kadın, şöhret, servet gibi şeylerin peşinden koşar. Siz çalışın ve işinizi iyi yapın; para, şöhret, servet, kadın gibi şeyler başarılı insanların peşinden koşar. Okuyun, araştırın, yazın! Başka türlü yeteneklerinizi geliştiremezsiniz. Başarı öğrenilebilir, sizden öncekilerin tecrübelerinden faydalanın. Bu da okumakla olur. Öğrencilerinize değer verin, onları sevin. Sevdiğiniz öğrencileri daha iyi eğitirsiniz.”

Prof. Mehmet Kaplan ile tanışmak benim için harika bir şanstı. Hoca, sanatçı olma rüyası görmemi sağladı. Lise yıllarında şiir yazdığımı, gazetelere gönderdiğimi hatırladım. Prof. Kaplan, yazarları ve eserlerini öyle güzel anlatırdı ki imrenirdim. Onun sayesinde zihnimde sanatçı olma fikri filizlendi ve boy verdi.

Kitap okurken Reşat Nuri, Halide Edip, Arif Nihat Asya, Halide Nusret Zorlutuna gibi yazarların öğretmen olduğunu öğrendim. Mehmet Akif Ersoy ve Yahya Kemal üniversite hocalık yapmışlardı. Peyami Safa bir süre öğretmenlik yapmıştı. Bu örnekleri tanımak bana cesaret verdi:

“Onlar da öğretmen ben de. Onlar meslekî çalışmaların yanı sıra eser verdiler ve isimlerini literatüre yazdırdılar. Onlardan geri kalmayacağım. Meslek hayatım boyunca başka yazarların kitaplarını okutmak zorunda olmayacağım, ben de eser vereceğim ve öğrencilerime tavsiye edeceğim.”

Yazar olmak için kolları sıvadım.

 

Edebiyat Dünyasının Yıldızları

Artık yazar olma hayallerimin peşinden koşuyordum. Bir grup meraklı arkadaşımla bir araya geldik, yazarlarla tanışma, sohbet etme ve edebiyat dünyasını tanıma kararı aldık. Biz de yazar olacaktık. Bunun yolu, yazarların ne yaptığını, nasıl yaptığını öğrenmek ve onlar gibi çalışmaktan geçiyordu.

Edebiyat meraklısı arkadaşlarla Hekimoğlu İsmail, Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Yavuz Bahadıroğlu, Nejat Muallimoğlu, İbrahim Minnetoğlu, Sezai Karakoç, Prof. Ayhan Songar, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Yavuz Bülent Bakiler gibi birçok yazar ve düşünürü ziyaret ettik, sohbetlerine katıldık, konferanslarını dinledik.

Özellikle Hekimoğlu İsmail bizimle ilgilendi, edebiyat sohbetleri yaptı ve yazdıklarımızı okudu, daha iyisini yapabilmemiz için yol gösterdi. Daha ortaokul yıllarında iken onun Minyeli Abdullah, Maznun gibi romanlarını okumuştum. İttihat dergisinde yazdığı haftalık yazılara bayılırdım. Üniversiteye gelince onunla tanışmak ve sohbetlerine katılmak benim için büyük fırsat oldu. Bendeki yazma ve sanatçı olma tutkusunu kamçıladı. Elimden tuttu, yazdıklarımın yayınlanmasına yardım etti. İlk yazılarımı onun günlük yazı yazdığı gazetede neşrettim. Arkadaşlarımla gazetenin arka sayfasında kültür ve sanat sayfası hazırladık ve orada yazdıklarımızı yazdık. Kültür ve sanat sayfası dosyasını ben taşırdım. Okuyuculardan gelen yazıları, arkadaşların yazdıklarını dosyalar ve Hekimoğlu’na sunardım.

Gazetelerde başlayan yazarlık serüvenim daha sonra Sur, Türk Edebiyatı, Zafer, Yeni Düşünce gibi dergilerde devam etti; sonraki yıllarda Akit’te haftalık yazılar kaleme alarak süreklilik kazanacaktı.

1976 yılında bir gazetenin açtığı makale yarışmasına Hatay’dan yazı gönderdim ve yarışmada birinci oldum. Dünyalar benim oldu. Artık kendimi iyi bir edebiyatçı olarak görebilirdim. Makale yarışması birinciliği bana hız verdi, sonraki yıllarda hikâye ve roman yarışmalarında ödüller aldım.

 

İlk Kitabımı Nasıl Yayınladım?

Öğretmenlik ve yazarlığı birlikte yürütüyordum. Öğretmenliğe Hatay’da başladım, araya askerlik girdi. Sonra Sivas-Divriği’ye, oradan da Suşehri’ne gittim. Bir süre de Çanakkale’de öğretmenlik yaptıktan sonra kültürün baş şehri İstanbul’a tayinim çıktı.

Artık gazeteler, dergiler benim uğrak yerlerimdi. Hafta sonları arkadaşım Recep Şükrü Apuhan’la birlikte Cağaloğlu’na damlardık. Türk Edebiyatı Vakfı binasında Ahmet Kabaklı’yı dinler, Timaş’ta Hekimoğlu İsmail, Ahmet Günbay Yıldız, Mehmet Şevket Eygi gibi yazarlarla sohbet ederdik. Sur ve Türk Edebiyatı dergilerine yazılar verirdim. 1982-83 yıllarında Yeni Düşünce dergisinde deneme ve hikâyeler yazdım. Aynı derginin açtığı hikâye yarışmasında ödül kazandım. “Yemin” adlı hikâyemin ödül alması benim için inanılmaz bir mutluluk kaynağı oldu.

Nihayet 1982 yılında “Gönülleri Fethedenler”, 1988 yılında “Yemin” adlı hikâye kitaplarım yayınlandı. “Yemin”, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara tavsiye edildi ve ikinci baskısını yaptı.

İlk romanımın konusunu Hatay’da yakaladım. Psikoloji öğretmeni Tuğrul Demirbaş’ın babası, İstiklal Savaşı gazisi idi ve hatıraları vardı. Tuğrul Bey’e rica ettim, babasının 50 sayfa tutan hatıralarını bana verdi. Hasan Kamil Demirbaş’ın hatıralarını zenginleştirerek romanlaştırdım. Böylece ilk romanım “Gülü Koklayamadım” yayınlandı, sene 1988.

Gülü Koklayamadım benim çok satan romanlarımdan biri oldu, 9 baskı yaptı. Daha sonra polisiye türünde yazdığım “Cehennem Vadisi ve 15 Temmuz Diriliş Destanı onu geçti. Asıl satış rekorlarını, başarı serisinin ilk kitabı olan “Başarıya Götüren Yol” ile yakaladım. “Başarıya Götüren Yol” bugüne kadar 35 baskı yaptı. “Öğretmeni Başarıya Götüren Yol”, “Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı”, “Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları”, “Başarı İnanç İşidir” isimli kitaplarım da çok satıldı. Zekâ gelişimi, eğitim, başarı ve motivasyon konularında Anadolu’nun hemen her şehrinde konferans verdim.

Kitap yazıp yayınlıyor, eğitim ve başarı konferansları veriyor, insanlara faydalı olmak için çırpınıyorum. İnsanlara iyiyi ve güzeli anlatmak, İslamiyetin inci gibi hakikatlerini zihinlere nakşetmek idealiyle hareket ediyor; Allah rızası için çalışıyor, İslam’a hizmet etmek için çaba harcıyorum. Sevdiği işi yapmak, gönül verdiği davaya hizmet etmek insanı mutlu eder kanaatindeyim.

“Aldım Rakofça kırlarının hür havasını,

Duydum, akıncı cedlerimin ihtirasını.” der Yahya Kemal.

Akıncı cedlerimizin ihtirasını hep duymalı ve bütün dünyaya duyurmalıyız.

 

Sınavlar Yükselmek İçin Fırsattır

 

Bir yandan hikâyeler ve denemeler yazıyor, yayınlatıyor, öbür taraftan iyi bir edebiyat öğretmeni olmak için çalışıyordum. 1988 yılında Kasımpaşa Lisesi’nde görev yapıyordum, bir gün öğretmenler odasında, masanın üstünde bir yazı gördüm. Bu bir yarışma yazısı idi. Bakanlık yurt dışına öğretmen göndermek için sınav açmıştı. Müracaat ettim ve hazırlanmaya başladım.

Aynı yıl cumartesi-pazar bir dershanede öğretmenliğe başlamıştım. Dershanecilik serüvenim sadece bir yıl sürdü. O yıl yurt dışı sınavını kazandım ve Almanya’ya gittim.

Hekimoğlu İsmail, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Yahya Kemal gibi birçok yazar Avrupa ve Amerika görmüş, yabancı dil biliyorlardı. İyi bir yazar olmak için yabancı dil bilmek şarttı. Almanya’ya giderken Almancayı iyi bir şekilde öğrenmeye ve Avrupa’nın kültür başkentlerini gezmeye karar verdim ve bu hayallerimi gerçekleştirdim.

36 yaşımda Almanca öğrenmeye başladım. Altı yıl boyunca kurslara gittim. Dil kursları bitince literatür kurslarına yazıldım, Almanca öğrendim.

Avrupa’yı gezmek, “Alman edebiyatı” ve “modern literatür” kursları görmek, beni zenginleştirdi. Umberto Eco gibi, eserlerimde fikir tartışmaları yapmak, John Grisham gibi romanlarımda halkı ilgilendiren sosyal konuları işlemek, John le Care gibi istihbarat romanları yazmak, Henning Mankel gibi polisiye romanlar kaleme almak aklıma düştü. İtiraf Ediyorum, İntikam, Cehennem Vadisi, Mafya Kıskacında Vurgun, Ergenekon’un Şifreleri, Derin Çeteye Pusuk, 15 Temmuz Diriliş Destanı gibi polisiye romanlar yazmak, Batılı romancıları tanıdıktan sonra aklıma düştü. Bu tür romanlarım çok ses getirdi.

William Burrogs, Derrida, Josef Heller, Jürgen Habermas gibi yazarları okuyarak “postmodern” bir üslûbu benimsedim. Modernizm Batı’yı zengin etmiş ama mutlu edememişti. Batılılar, 19 ve 20. yüzyıllarda dünyayı sömürmüş ve zenginleşmiş, sömürdükleri ülkeleri fakirleştirmişlerdi. İnsan merkezli bir medeniyet kurulmalı, bütün insanlığın mutluluğu için çalışılmalı. Postmodern düşünce Batı’yı eleştiriyor, insanlığı kucaklamayı amaçlıyor.

Yazar olmak zor, yazar kalmak daha zor. Eğer zirvelere tırmanmışsanız, zirvede kalmak için de çaba harcamalısınız. Bunun için tutkuyla çalıştım, çalışıyorum.

Dil öğrenmek ve Avrupa’yı bilmek ufkumu genişletti. Avrupa ülkelerini karış karış gezdim. Kalkınmanın ve başarının Batılılara mahsus bir sır olmadığını gördüm. Onlar da insan, biz de insanız. Üstelik biz, geçmişte dünya medeniyeti ve dünya devletleri kurmuş bir milletin çocuklarıyız. Atalarımız Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular ve Osmanlılar büyük devletler kurmuş, muhteşem medeniyetler inşa etmişler.

Başarının temel prensipleri Almanya’da da Japonya’da da Türkiye’de de aynıdır. Kim bu prensiplere uyarsa başarı merdivenlerini tırmanır. İlmi, öğrenmeyi, çalışmayı, başarılı insanlarla yarışmayı terk eden, ayaklar altında kalmaya mahkûmdur.

 

İnsanlara Faydalı Olmak Mutluluk Verir

2001 yılında öğrencilerime ve gençlere rehberlik etmek amacıyla “Başarıya Götüren Yol”u yazdım. Başarı prensiplerini ve başarılı insanların hikâyelerini anlattım. Kitap öğrenciler tarafından çok beğenildi ve gaz kitabı olarak nitelendi.

Kitap tutunca özellikle gençlere eğitim, zekâ gelişim metotları, başarı ve motivasyon konferansları vermeye başladım.

Başarıya Götüren Yol’un ve konferansların tezi şu:

“Okumak, öğrenmek, çalışmak, dehayı keşfetme eylemidir ve insanı yükseltir; cahillik insanı küçük düşürür, cahil insan sürünmeye mahkûmdur. Namık Kemal ne güzel söyler:

Yüksel ki yerin bu yer değildir;
Dünyaya gelmek hüner değildir.

Bize gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır;

Hükm-ü âti ne fakirin ne de şehinşahındır.

Mehmet Akif çok veciz ifade eder:

Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir;

Davransana, eller de senin baş da senirdir!

Sahipsiz olan bir memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Başarı insana mutluluk verir. Çalışın ve başarın. Hem kendinize faydanız olsun hem sevdiklerinize.

Durgun sular kurtlanır; akar sular pırıl pırıldır.

İşleyen demir ışıldır, duran demir paslanır.

Çalışan organ daha güçlüdür, sağ elimiz, sol elimizden daha kuvvetlidir.

Yan gelip yatmak kabiliyetlerimizi öldürür. Yan gelip yatılacak yer mezarlıktır.

Tembellik ve kabiliyetlerini geliştirmemek, ölmeden önce ölmeye razı olmaktır.

Çalışmak, başarıyı Allah’tan istemektir. Allah adaletlidir, çalışana verir. Hans’a veren Allah, Hasan’a da verir.”

Yüzlerce başarı ve motivasyon konferansı verdim. Gençlerin yüreğini ateşledim. İnsanlara faydalı olmak, gençlere yol göstermek, onları başarıya yönlendirmek,  ufuk açmak ve dehalarını keşfetmeye yardım etmek beni mutlu ediyor. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır. Başarıyı, mutluluğu çoğaltmak için çok çalışıyorum.

Hele benim gibi yoksul aileden gelen, yol ve yöntem bilmeyen gençlere yol göstermeye ve ufuk açmaya bayılıyorum.

 

Okumak, Öğrenmek, Çalışmak, Başarmak Bende Tutkuya Dönüştü

Tutkulu çalışmalar başarıyı getirir.

Başarı, mutluluk kapılarını aralar.

Hem tutkuyla başarı merdivenlerini tırmanıyor hem de gençlerin yeteneklerini keşfetmeleri ve yükselmeleri için çaba harcıyorum. Onlara özgüven kazandırmaya çalışıyor; başarma ve yükselme azmi aşılıyorum.

Başarı sadece yüksek bir mevkiye gelmek, çok para kazanmak veya şöhret olmak değildir. Bunlar araçtır. Asıl olan büyük bir tutku ve aşkla milletimize, vatanımıza ve dinimize hizmet etmektir.

İdealler insanı yükseltir. Kimin ideali milletine ve insanlığa hizmet ise o büyük bir insandır. İnsanın gayreti, ideali ölçüsünde artar.

2001 yılında Eyüp İmam Hatip Lisesi’nden emekli oldum ve özel okullarda öğretmenliğe başladım. On yıl da özel okullarda ders verdim, öğrenci yetiştirmeye gayret ettim.

Her yıl bir kitap yazmaya özen gösterdim. Özellikle yaz tatillerini iyi değerlendirmek için uğraşırım. Yazacağım kitapların dökümanlarını toplar, yazın annemin yanına, köye gider, orada sakin ortamda çalışırım. Tatilleri, cumartesi-pazar günlerini değerlendirmek için gayret ederim.

Hekimoğlu İsmail’in bize unutulmaz bir önerisi vardı:

“Sigara paranızı kitaba verin, okuyun. Kahveye gidenlerle yarışın!”

Hâlâ bir öğrenci gibi çalışırım, tiryakilerin sigaraya verdiği parayı kitaplara ayırırım, kahveye gidenlerin orada harcadığı zamanı okumaya, yazmaya, dinî ve ilmî sohbetlere ayırırım.

Kitap sayısı 20’yi geçince sıkça konferans daveti almaya başladım, yüzlerce konferans verdim. Yayınladığım kitap sayısı 50’ye ulaşınca konferans taleplerine yetişemez oldum.

Dinleyicilerim çoğunlukla öğrenciler, öğretmenler, veliler…

Öğrencilere büyük hedefler seçin, kendinize güvenin, başarma azmine sahip olun, başaranlardan bir eksiğiniz yok, çok çalışın ve erdemli olun, diyorum. Beni dinleyenler heyecanlanıyor; büyük adam olma ve ülkemizi yükseltme kararı alıyorlar. Buna çok seviniyorum.

Öğretmenlerle meslekî tecrübelerimi paylaşıyorum. Ailelere çocuk eğitim metotlarını anlatıyorum ve insanımızın başarısını artırmak için zekâ geliştirme metotları konferansları veriyorum.

Gazete ve dergilerde, eğitim, başarı ve motivasyon yazıları kaleme alıyorum. Gazete yazarlığı sesimi kitlelere taşıdı. Konferanslar, gazete yazarlığı ve sendikacı dostlar sayesinde kitaplarım geniş kitlelere ulaştı.

Avrupa’da kaldığım yıllarda sivil toplum örgütlerinin önemini keşfettim. Batı’da demokrasiyi yaşatan, sivil toplumun güçlü olması ve kendi haklarına sahip çıkmasıdır.

Almanya’dan yurda döner dönmez Eğitimciler Birliği Sendikası, Mazlum-Der, Türk Edebiyat Cemiyeti gibi sivil toplum kuruluşlarına üye oldum. Sivil toplumun gelişmesi için çalışıyorum. 3000’e yakın konferans verdim. Bunda sendikacı, eğitimci dostların ve sivil toplum örgütlerinin büyük etkisi var. Sivil toplumu önemsemek ve güçlendirmek zorundayız. Demokratik ülkeler kalkınıyor, darbecilerin yönettiği ülkeler geri kalıyor. Ülkemizin kalkınması, bizim de refah ve mutluluğumuzu artırır.

Öğrenmek, yazmak ve çalışmak beni mutlu eden birçok ödül de kazandırdı. Hikâye, makale, roman, deneme türlerinde ödül kazandım. Yılın en çok okunan köşe yazarı seçildim (2004), en çok eğitim konferansı veren yazar ödülü aldım (2008). Edebiyat, dilbilgisi ve kompozisyon kitapları yazdığım için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından takdirle ödüllendirildim. (2000)

 

Bir Konferans Dinledim Hayatım Değişti

 

2003 yılında, Ödemiş ve Kirazlı’da Eğitim-Bir-Sen’li dostların organize ettiği bir dizi konferans verdim. Dört yıl sonra beni sevince boğan, fevkalade müjdeli bir mektup aldım. Okulu bırakan ve okul yerine kahveye gitmeye başlayan Ödemişli Fazıl, konferansımı dinledikten sonra yeniden okula dönmüş ve okul birincisi olmuştu. Okulu birincilikle bitiren Fazıl, üniversite kazandı ve kamu yönetimini bitirdi, sonra 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde okudu, fakülteyi birinci olarak bitirdi.

Fazıl’ın başarısı beni çok heyecanlandırdı. Bir konferans dinledim, hayatım değişti diye yazıyordu. Hemen mektup yazıp özel hayatı ile ilgili bilgi istedim. O da bana yardım etti. “Başarının Büyüsü” isimli romanımı yazdım ve bu nefis başarı hikâyesini kitaplaştırdım. Bir konferans Fazıl’ın hayatını değiştirmişti.

Beni dinleyen birçok gencin hayatı değişiyor. Kitabınızı okudum, konferansınızı dinledim, hayatım değişti diyen insanları görmek çok hoşuma gidiyor, mutlu oluyorum. İlim insanı yükseltir, ülkelerin kalkınması ilimle mümkündür.

Ülkemizin yeniden kalkınmış ülkelerle yarışması için ilme sarılmalıyız ve bunun için çok çalışmalıyız.

İlim ve aksiyon adamı Prof. Orhan Kural üç bin konferans verdiğini söylüyor, onu geçmeliyim. 2016’da 15 Temmuz Diriliş Destanı, 2017’de 15 Temmuzda Destan Yazan Kahramanlar adlı iki kitapları yazdım, yarışa devam ediyorum. Honore de Balzac 90 kitap yazmış, bir Fransız’dan geri kalmamalıyım.

İnsanları harekete geçiren inançları, düşünceleri ve aldıkları kararlardır. İnsan karar almazsa harekete geçmez. Alanında başarılı olan insanları geçmek için hedeflerimi devamlı güncelliyor, paslanmamak için çalışıyorum.

Netice:

Tembel insan yoktur. Çalışmak için yeterince güçlü nedeni olmayan insan vardır.

Çalışmak için güçlü nedenler bulun.

Sadece kendiniz için değil, insanlara faydalı olmak için çalışın. Ayrıca çalışmak, ibadettir ve mutluluk kaynağıdır. Güzeller güzeli Peygamberimiz (sav) ne güzel buyurur:

“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Çalışıp kazananlar Allah’ın sevdiği kişilerdir.”

Dünya çalışmak, yeteneklerimizi geliştirmek ve kullanmak, faydalı eserler ortaya koyma ve sevap kazanma yeridir, cennet burada kazanılacaktır. Yan gelip yatılacak yer mezarlıktır.

 

 

PAYLAŞ

YORUM YAP