“Hayat boyu öğrenmek insanı yükseltir; bunun için seminerler, kurslar, konferanslar takip etmeli.”
Bilgisayar mühendisi Sait Erkan
Almanya’da Bir Türk Mühendisi
İnsanın yanında, yakınında olan çok iyi tanıdığı birini anlatması güçtür. Tanıdığınız insanı gözlemlemeniz, onun farklı yönlerini bulmanız zordur. Zaten her zaman berabersiniz, neyini merak edip etüt edeceksiniz, değil mi?
Benim için gerçek bu sefer farklıydı. Duisburg’da Hewlett Packard’da çalışan bilgisayar mühendisi Sait Erkan her sene eşi Ayşe Hanım, çocukları Melik-Sina ve Merve-Sena ile İstanbul’a gelir ve misafirim olurdu. Benim Almanya’ya gidip onun misafiri olduğum zamanlar sayılmazsa her sene görüşürdük.
Sait, önce sadece bilgisayar mühendisi idi, şimdi PMP oldu.
PMP nedir? En iyisi hikâyeye baştan başlayayım.
Sait, 6 yaşına kadar İzmir’de yaşadı. Babasının Almanya’ya gitmesinden sonra (1975) o da Almancı oldu. Okulu orada okudu. Liseyi Duisburg’da bitirdi. Lise sonda fizikten en yüksek notu aldığı için elektronik mühendisliği okumaya karar verdi.
İstanbul’da bizim evin oturma odasında oturuyorduk. Akşam yemeğini yedik. Çay içerken Sait’e başarı hikâyeleri yazmak istediğimi ve kitapta kendisine de yer vermek istediğimi söyledim. Memnun oldu. Hikâyesini ve niçin bilgisayar mühendisi olmaya karar verdiğini anlatmaya başladı.
“Amca, aslında biyoloji okumak istiyordum. Tabiat ve doğadaki canlılar dikkatimi çekiyordu. Onları araştırmak ve kâinat kitabını okumak istiyordum. Fakat fizik yazılısı her şeyi alt üst etti. Fizikçi tuhaf bir adamdı. Bir yazılı yaptı ve ben en iyi notu aldım. Sorulan soruyu hocanın istediği gibi anlamış ve cevaplamıştım. Aslında soru başka türlü de anlaşılabilirdi. Arkadaşlar öyle anlamışlardı. Farkı fark etmem, arkadaşlara fark atmama sebep oldu.”
Üniversitede okurken TÜV (Teknik Araba Kontrol Merkezi)’de iş buldu ve çalışmaya başladı. Kendi kendini finansa etti. Bu suretle kendi başına ayakta durmayı öğrendi.
“O sırada nur dershanesinde kalıyordum. Tecrübe kazanmak amacıyla TÜV’e müracaat ettim. Aynı iş için iki kişi başvurmuşuz. Mülâkata alındık, sonucu beklemeye başladık. İlk gün telefon ettim ve sonucu öğrenmek istediğimi söyledim. Öteki adam kaynak yapmayı biliyormuş, ibre ondan yana idi. İkinci gün tekrar arayıp sonucun ne olduğunu sordum.
Henüz karar verilmedi, dediler.
Üçüncü gün tekrar aradım. Gel, başla, dediler.
“Sen arayıp duruyorsun. Öteki adamdan hiç haber yok.”
Düzenli bir hayatı vardı. Gece hayatı, sigara, alkol ve kız arkadaşı yoktu. Nur dershanesinde kalması onun düzenli ve mazbut bir hayat yaşamasını sağlamıştı. Nur Risalelerini okuyor, düzenli namaz kılıyor, sohbetlere katılıyordu.
Köln Üniversitesi’nde elektronik okurken gıcık bir fizikçiye rastladı. Profesör Rott, öğrencilere kök söktüren bir adamdı. Öğrenci temsilciğine seçilen Sait, bir gün Prof. Rott ile birebir görüşme fırsatı buldu ve ona niçin öğrencileri döktüğünü sordu.
Prof. Rott’un cevabı şöyleydi:
“Buraya gelenlerin çoğu zorlukları göğüslemeye hazır değil, onun bunun yönlendirmesiyle gelmişler. Gerçekten okumak isteyenlerle akıntıya kürek çekenleri ayırmak istiyorum.”
Sait’e Prof. Rott’un dersini nasıl geçtiğini sorduğumda ilginç şeyler söyledi.
“Dersle ilgilenirdim. Bunu hocaya göstermek için de sık sık sorular sorardım. Bazen sorularımın ardı arkası gelmezdi, birini cevapladığında ikincisini, onu cevapladığında üçüncüsünü ve dördüncüsünü sorardım. Bu metotla hem dersleri daha dikkatle dinledim hem bilmediklerimi öğrendim hem de hocanın üzerinde dersle ilgili bir öğrenci intibaı uyandırdım, sanırım.”
Sait, lise bitirmenin, üniversite kazanmanın çok güç olduğu bir ülkede üniversite okudu. Sınavlara nasıl hazırlandığını sordum.
“Birlikte ders çalışmak daha verimli. Bilmediğim konuları arkadaşımdan öğrendim.”
Sait Erkan, okulu bitirirken üniversiteye birlikte başladığı arkadaşlarının üçte ikisinin fizikten kaldığını gözlemledi.
Birlikte ders çalıştığı arkadaşı Hans Martin’in tavsiyesi ile HP’ye başvurdu. Hans Martin, benim tanıdığım var, seni de aldırırım, baş vuralım, demişti.
Birlikte sınava girdiler.
Hans Martin elendi, Sait Stuttgart şehri yakınlarındaki küçük ve güzel bir kaza olan Böblingen’de HP’de çalışmaya başladı.
Stuttgart’a bir konferans için gittiğim zaman onu Böblingen’deki evinde ziyaret etmiştim. Yeşil bir vadide, üç katlı, yemyeşil ve güzel bahçeli bir evde oturuyordu.
Daha sonra anne ve babasına yakın olmak için Duisburg’a taşındı.
Bilgisayar operatörlüğünden proje yönetmenliğine nasıl yükseldiğini sordum:
“Böblingen’deki çalışma arkadaşlarım arasında takım ruhu vardı. Birbirimizle yardımlaşıyorduk. Her şey güzeldi. İşe gülerek ve isteyerek giderdim. İlk çocuk dünyaya gelince anne ve babamın yanında büyüsün diyerek oradan Duisburg’a tayin istedim. Duisburg’da bilgisayar operatörüne ihtiyaç yoktu.
Kursa gittim. Müşteri temsilcisi oldum.
Belli firmalara hizmet vermeye başladık. Sağımda solumda beni kıskanan, beni markaja alan insanlar vardı. Sanki onların yerini alıyormuşum gibi davranıyorlardı. Kıskanç, beni çekemeyen, çelmeleyen insanlar…
Başlangıçta olup bitenlere bir anlam veremedim. Sonra çalışma atmosferi böyle deyip bu şartlarda çalışmaya razı oldum. Çelmeleri dikkate alarak yürüyordum. Daha çok çalışıyor, daha dikkatli davranıyor, daha güçlü olmaya gayret gösteriyordum.
“Kendimi geliştirmek için sürekli kurslara gittim.”
Bu arada kendimi geliştirmek için sürekli kurslara gittim. Yeteneklerimizi geliştirmek için devamlı çaba harcamak lazım, yoksa elmas gibi yeteneklerimiz, toprağın altındaki maden gibi, bir şeye yaramaz.
- Hangi kursları aldın?
- Şöyle sıralayayım:
1. Önce İngilizce kursu aldım, firma beni destekledi.
2. Power point sunusu hazırlama kursuna katıldım.
3. Konuşma ve sunu yapma teknikleri kursuna gittim.
4. Proje yönetmenliği kursuna gittim.
Firma beni hep destekledi.
PMP kursu hayli iddialı ve riskliydi. Kursa gittiğimi firmada herkes biliyordu. Kazanmak için 70’in üzerinde puan almalıydım. Kazanamazsam ele güne rezil olacaktım.
Geceyi gündüze katıp öğrencilik yıllarımda olduğu gibi, hatta daha hırslı çalıştım. Rüyalarımda bile sınava katılıyor, kan ter içinde yataktan uyanıyordum.
Sonunda istediğim oldu. 80 puan alarak proje yönetmeni oldum.
Hem firmada itibarım arttı hem de maaşım. Bu arada konumum değişti tabii.
Firmada itibarlı bir proje yönetmeniyim.
Bizim eski masa arkadaşı bölüm şefi oldu. Tatile gelirken bana torpil geçtiğini söyledi:
“Sana 4.5 hafta tatil veriyorum, bunu şefler duyarsa beni tefe koyup çalarlar, tatilin ortasında çağırabilirim, mümkünse tatil bitmeden dön.”
- Epey kıymetli bir elemansın, dedim.
Gülüştük.
- Övünmek gibi olmasın, öyleyim.
- İşi kaybetme riskin kalmadı o zaman.
- Yoo, her zaman var.
- O neden?
- Bizde verimlilik esastır. İstemedikleri elemanı bir bahane bulup gönderirler. Bu bölüme ihtiyaç yok, derler; yok global krize girdik, tedbir alıyoruz, derler. Bir sebep bulurlar. Onun için HP kapanacakmış gibi çalışıyorum. Biliyorsun, Enron diye bir firma vardı, çok büyük bir firmaydı. Kapandı. Belli olmaz.
- Verimlilik nasıl ölçülür?
- Rapor alırlar. Herkes, herkes hakkında rapor yazar. Birlikte çalıştığın adam, şefin vs. hakkında rapor yazarsın. Sana bir mail gelir. Şu kişi hakkında rapor yaz, derler. Olumlu ve olumsuz şeyleri objektif yazmak zorundasın. Atar tutarsan, bu adam gözlem yapmayı, rapor yazmayı bilmiyor, derler. İtibardan düşersin. Hep övsen, zaafları tespit etmeyi bilmiyor, derler. Onun için objektif raporlar yazmak zorundasın. Müşteriden rapor alınır. Bu raporlar şefte toplanır. Böylece personelin verimliliği, bölümün verimliliği, firmanın verimliliği ölçülür. Önemli olan verimliliktir.
- Demek ki bulunduğun yerde durmak yok. Dil öğrenerek, kursa giderek, kendini geliştiriyor ve yeniliyorsun. Verimli olmazsan kapı önüne konma ihtimalin var.
- Her zaman böyle. Verimli çalışmıyorsan adam sana ne diye para versin?
O akşam oldukça keyifli bir sohbet oldu. Sıra dışı bir konuyu ele almıştık. Geç vakit onu Sirkeci’de misafir oldukları otele bıraktım. Beş yaşındaki Merve Sena ve yedi yaşındaki Melik Sina ile zor vedalaştık. Yaz mevsimi ada gezisi keyifli olur düşüncesiyle ertesi gün yeniden buluşup Adalar’a gitmeye karar verdik.
Sait’i İstanbul’da üç gün misafir ettikten sonra İzmir’e dedesinin yanına uğurladım. Seneye tekrar buluşmaya karar verdik. Fırsat bulursam sene içinde Almanya’ya onu ziyarete gideceğim ve Almanya’da yeni gözlemler yapma fırsatı bulacağım.
Onunla başarı stratejileri üzerine konuştuktan sonra aklımda şu anahtar kelimeler kaldı:
“Başarı için sürekli gelişim.”
Netice:
Hayat bir maratondur, duran geçilir. Başarı için sürekli kendimizi yenilemeliyiz! Kitaplar, kurslar, araştırmalar vb. kendimizi yenilememizi sağlar. Azim, kararlılık, yeniliklere ayak uydurma ve çalışkanlık insanı başarıya taşır. Gayretle yeni şeyler öğrenen, kendini yenileyen, sürekli çalışan insan hangi işi yapsa başarır.
Sosyal Ağlarda Paylaş