Avrupalı Mevlevi

Dosya altında: Başarı Hikayeleri |

     Onunla Nürnberg’deki Eyüp Sultan Camisinin lokalinde karşılaştık. Randevulaşmıştık, beni bekleyecekti. Teyp ve fotoğraf makinemi alıp gelmiştim. Hayatımın röportajını yapacaktım, keyifli ve daha çok heyecanlıydım. Köşedeki masaya yerleştim. Lokalde çay ocağı, sekiz-on masa, sandalyeler vardı. Selâmlaşma, hoş-beş ve çay faslından sonra asıl konuya döndük. Bizler, Müslümanlığı aileden veraset yoluyla değil de kendi araştırmaları sonucu benimsemiş birine hemen nasıl Müslüman olduğunu sorarız, değil mi? Ben de öyle yaptım. “Nasıl Müslüman oldunuz, anlatır mısınız?”diye sordum.

            Gülümsedi. Çenesindeki sakalları kaşıdı. Saçlarının büyük bir kısmı dökülmüştü. Zayıf, uzun boylu, ama samimi bir insandı. 40-45 yaşlarında vardı. Avusturya doğumluydu fakat uzun zamandır Nürnberg’de yaşıyordu.

             Kahverengi gözlerinde bana inanmayacaksın ama söylediklerim doğru diyen bir ışıltı yanıp söndü:

            -Ben önce Mevlevî sonra Müslüman oldum, deyiverdi.

            Hayret ettim. Böyle bir cevabı ilk defa duyuyordum.

            Onu bayram namazında gördüğüm zaman da çok şaşırmıştım. Zayıf yapılı, çeneden sakallı bir adam, başına beyaz, örme bir takke geçirmiş, diz üstü, iki büklüm oturmuş bayram vaazını dinliyordu. Türkçe bilmediği halde, hocanın vaazını tam bir huşu içinde dinliyordu. Cemaatin bakışlarından sıkıldığını hissettim. Türk cemaati içinde çeneden sakallı birinin bulunması hayli tuhaftı, ama Alman mentalitesine göre şeklin bir önemi yoktu. Wolf Bahn da Türkler arasına pek karışmadığı, hatta işi icabı Almanlar ile iç içe olduğu için onların örfüne uyuyordu.

            -İlk defa böyle bir şey duyuyorum. Çok tuhaf. Anlatır mısınız, nasıl oldu bu iş?

            -Konya yolculuğu öncesi sinirlerim gergindi. Çevremdeki herkes ile kavgalıydım. Karım Erika hamile olduğu için daha fazla ilgi bekliyor, tatilde Türkiye’ye gitmemi istemiyordu. Bu yüzden aramızda teolojik derinliği olan sert bir tartışma geçti.

            Kilisenin anlattıkları beni doyurmuyordu. Teslise inanamıyordum. Allah üçtür, bir üçtür, üç birdir… Ona kadar saymayı bilen bir çocuk bile bunun saçma olduğuna hükmeder. Ben kocaman adamım. Buna inanmam imkânsızdı. Hz İsa’nın konumu da mantığımı zorluyordu. Hem Allah’ın oğlu, hem Allah… Bazen peygamber, bazen insan. Allah’ın insanları affetmek için oğlunu öldürmesi…

            Yüreğim sancılıydı. İçimde hakikate susuzluk, yüreğimde gerçeğe hasret vardı. O günlerde sufizm süzerine kitaplar okuyordum, Kitabın birinde Mevlânâ ve Mevlevîlikten bahsediyor; Mevlânâ için “doğunun büyük bilgesi deniyordu. Herkesi dergâhına çağıran, herkese ümit dağıtan, herkesi kucaklayan bir daveti vardı.

            “Gel, yine de gel! Yine de gel! Yine de gel!

 Ne olursan ol! İster kâfir ol, ister ateşe, ister puta tap!

            İster yüz kere tevbe etmiş ol; ister yüz kere tevbeni bozmuş ol…

            Bu kapı ümitsizlik kapısı değil.

            Nasılsan öyle gel!”

            Türkiye’ye gidip bir sûfi bulmalı ve sufizm hakkında bilgi sahibi olmalıydım.

            Erika ile tartıştıktan sonra annemlere gitmeye karar verdim.Tatile henüz iki hafta vardı.

            Viyana yakınlarında küçük bir köyümüz vardı. İki katlı bahçeli bir evde oturuyorduk. Daha kapıdan girer girmez annem çıkıştı:

            -Erika nerde?

            -Tartıştık. Yol boyu kafamı gagalamasını istemedim. Dır dırı sevmem biliyorsun.

            -Erika iyi bir kız. Onu incitmemelisin. Üstelik hamile. Yalnız bırakmamalısın.

            Annemle de sert bir tartışma yaptık.

            Anladığım kadarıyla Erika telefon etmiş ve tartışmayı anlatmıştı. Annem, gayret-i diniye ile gelinini destekliyor ve beni hizaya getirmeye çalışıyordu. Halbuki benim inatçı biri olduğumu, aklıma koyduğum bir şeyi bütün karşı çıkmalara rağmen yaptığımı biliyordu. Eski tartışmaları unutmuş gibiydi. Annemin Konya’ya gidip sufizmi araştırmama karşı çıkışı bambaşka bir sebebe dayanıyordu:

            “Biz Hıristiyanız. Onlar Müslüman. Türkler, Viyana kapılarına kadar geldi. Bizi yok etmeye kararlıydılar. Bunları ne çabuk unuttun. Gidip Müslüman olacaksın.

            -Haçlılar da adam kese kese sekiz sefer yapıp Kudüs’e kadar gitmiş. İslâmiyette çelişkiler yok, diyorlar. Araştıracağım.

            -Dinimizi terk edersen, evlatlıktan reddederim.

            Annem son kozunu da ortaya atmıştı, fakat beni bu tehdit de durduramadı. İçimde yangın vardı, yüreğim yanıyordu, içimdeki yangında beynim pişiyordu. Bunalımlar, çıkmazlar içindeydim. Annem ve Erika’nın sert çıkışları beni çileden çıkardı. Babamın dönüşünü beklemeden kapıya yöneldim.

            Kapıda babamla karşılaştık.

            Hoş-beşten sonra:

            -Allah’a ısmarladık, deyiverdim.

            Babam bu tuhaf karışlaşmaya bir mana veremedi. Kapıda annemi görünce kalmam konusunda ısrar etmedi. Zira annemin yüzünden düşen bin parça idi. Traninşen ile şakalaştık. Köpek, uzun zamandır ayrı olmamıza rağmen unutmamıştı. Başını okşadım. Sonra da vedalaştık.

                                               ***

            Haziran ortalarıydı. Antalya’da harika bir tatil geçirdim. Denizin güzelliği, sahil boyunca uzayıp giden park, Antalya ve Alanya çarşıları, eski Alanya kalesi, Düden ve Manavgat şelâleleri çok hoşuma gitti. Düden şelâlesinde suyun yukarıdan düşüşü ve meydana getirdiği ebem kuşağı harikaydı. Ayrıca o güne kadar hiç görmediğim vahşi kayalar, sarp dağlar, bin bir çeşit bitki örtüsü beni büyülemişti. Kaleden denizin görünüşü, Alanya’yı eteklerinde avutan koca dağlar fevkalade güzeldi.

            Güneydeki bu tabiat cennetini gezerken aklım hep Konya’da bulacağım dervişteydi. Mevlânâ’yı tanıyan, onun muştusunu taşıyan birini bulacak ve beni hakikate çağırana sesin temsilcisiyle tanışacaktım. İçimdeki boşluktan, burukluktan ve sarsıcı şüphelerden kurtulacaktım.

            Varlığın manasını, hayatın anlamını kavrayacak, Hıristiyanlığın beynime şırınga ettiği çelişkilerden kurtulacak ve huzura kavuşacaktım. Onun için tatilin bitmesine bir hafta kala Konya yoluna düştüm. Kalan vaktimi orada geçirecektim.

            Otobüsle Antalya’dan Konya’ya yola çıktım.

            Mut’ta mola verdik, çay içtik, dağ havası teneffüs ettik. Oradan itibaren yollar ovaya devrildi.

            Yol boyunca yanımda Almanca ve İngilizce bilen olmadığı için kâh kitap okudum, kâh pencereden etrafı seyrettim. Türkiye’de coğrafya çok değişik ve renkliydi. Antalya ile Mut, Mut ile Konya arasında yüzey şekilleri, bitki örtüsü, tabii manzara bakımından çok farklılık var. Avrupa’da yüzey şekilleri kısa mesafede bu kadar büyük farklılık göstermez.

            Çevrenin çekiciliği karşısında elimdeki kitabı çok az okuyabildim. Mevlânâ’nın biyografisi yanıma almıştım. Onun babasıyla birlikte Horasan’daki Belh şehrinden kalkıp Konya’ya geldiğini yazıyordu. Şam’da öğrenim gören Mevlânâ, Şems-i Tebrizî’den ders aldıktan sonra tamamen değişmiş; sevgi ve hoşgörü timsali olmuş; herkesi sevgi ve şefkatle kucaklamıştı. Vecize haline gelmiş şiirleri vardı. Onları okumak bana büyük bir mutluluk veriyor, mısraları birkaç kere tekrarlıyordum:

            “Her üç birden bir dirhem etmez;

            Sarığım, cübbem başım. 

            Sen âlemde benim ünümü hiç duymadın mı?

            Ben hiç kimse değilim, bir hiçim gardaşım!”

                                    *

            Kara demir gönlünü aynada görür de

            Ben de  âşık olabilir mişim, der.

            Şu gökyüzü âşık olmasaydı göğsü, gönlü

            Böyle saf, böyle temiz olmazdı.

            Güneş de âşık olmasaydı

            Yüzünde bir ışık bulunmazdı.

            Yeryüzünde dağ da âşık olmasaydı

            Gönlündü otlar bitmezdi.

                                    *

            Varlıklara şefkatte güneş gibi ol.

            İnsanların ayıplarını örtmekte gece gibi.

            Yumuşaklık ve ağır başlılıkta ölü gibi ol.

            Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi.

            Cömertlikte akan nehir gibi ol.

            Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

            Kitabın sayfaları arasında benim gibi birinin mısralarını buldum. O da koşarak Mevlânâ’ya gelmişti. Şu satırları okuyunca mest oldum, duygularıma çok güzel tercüman oldu. Gönlümde yepyeni bir ateş tutuşturdu:

            “Düştüm yollara bir sabah ezanlarla.

            Önümde yemyeşil ışıktan bir iz.

            Yıkanmış bir yaprak gibi temiz;

            Sana geldim Mevlânâ!..

                        Bir şeyler ver bana ölümsüz, yeni

                        Kırk soruya kırk cevap istiyorum türbende

                        Anla içimden geçeni

                        Sana geldim Mevlânâ!…”

            Bir akşam üstü Konya’ya indim. Selçuk Hotel’e misafir oldum. O gece duş alıp istirahat ettim. Ertesi gün erkenden Hz. Mevlânâ’ya gidecektim.

Otelden Mevlânâ türbesine kadar yürüdüm. Yolun sağ tarafında İplikli, solda Şerafettin Camii dikkatimi çekti. Cadde kenarındaki dükkânlarda Mevlânâ amblemli ambalajlarda satılan şekerler, Mevlânâ sembollü kaşıklar, levhalar Hz.Mevlânâ resimlerinin ticaret metaı haline getirildiğini söylüyordu. Fakat gönlümde“Sana geldim Mevlânâ” mısraları çınladığı için dikkat etmiyordum. Heyecanlı adımlarla yürüdüm.

   Meydana geldiğim zaman beni Selimiye Camii selâmladı. Hemen yanı başındaki yeşil kubbeyi görünce heyecanım bir kat daha arttı. Günlerdir kurduğum düş gerçek oluyordu. Bir derviş bulacak ve içimi kasıp kavuran fırtınayı dindirmesini isteyecektim.

  Erika ve annemin kalbini kırmıştım. Kendi kalbim ise zaten paramparçaydı. Teslis, miras günah, engizisyonlar, Haçlı Seferleri, fıtrata aykırı olarak evlenmesi yasaklanan papaz ve rahibeler, Allah’ın oğlu mu, peygamber mi, Allah mı olduğuna karar veremediğim Hz. İsa… Bir yığın şüphe ve vesvese kurdu beynimi kemirip duruyordu. Bütün bunlardan kurtulacağımı düşünüyor, kalbimdeki yaraları saracak bir dost eli arıyor ve onu burada bulacağımı sanıyordum. Kendimi buna inandırmış, bütün benliğimle bu ziyarete kilitlenmiştim.

Kapıdan içeriye girerken bilet alacaksın, dediler.

-Ne bileti, diye soracak oldum.

Burası müze, demesinler mi?

Şoke oldum. Demek ki burası dervişlerin dergâhı değil, müzeydi. Düşündüğüm gibi bir sûfiyi bulamayacak ve gönül yaramı ona açamayacaktım. Boşuna bir kuru hülyaya inciler dizmiştim. Nasıl kahrolup yıkıldığımı anlatamam.

Kapıdan geriye dönüp gidemedim. Bir gizli el beni tutup içeriye çekti. Bilet alıp türbeye girdim. Sandukaya yaklaştığım zaman çok heyecanlandım. Derin duygular içinde yüzüyordum. Kalbim heyecanla çarpıyordu. Yeşeren, kaynayan, coşan,  çağlayan duygular; gittikçe benliğimi sarmaya başladı. O andan itibaren içimde bir benlik değişimi yaşadığımı sezmeye başladım. Sanki ruhumu birisi öpüyordu. Tarif edilmez duygular içindeydim. Yüreğim âdeta yıkanıyor, bayağı hislerden sıyrılıyordum. Bu bir realite, bir vakıaydı. Bir vecd hali yaşıyor; yaşadıklarımı ve on duyup hissettiklerimi biriyle paylaşmak istiyordum, ama kiminle ?

Sabahın erken saatleri olduğu için etrafta müze bekçilerinden başka kimse yoktu. Bu sıradan insanlar beni ve buhranlarımı anlayabilirler miydi? Kalbi maveraya açık, bir derviş bulmalıydım.

Uzun süre sanduka önünde vecd hali yaşadıktan sonra dışarıya çıktım. Kuşların, güvercinlerin dilinden anlayan şadırvan benim dilimi anlamadı. Bülbülün şarkısını bütün dünya dillerini tercüme eden renk renk açmış güller beni dinlemediler.

Mermerler, sütunlar, kubbeler çağrımı anlamıyordu.

Perişan adımlarla türbeden ayrıldım.  Müze ziyaretim bitmişti. Hayallerim yıkılmış, düşlerim bitmiş, umut dağlarıma kar yağmıştı. Nereye gitmeli, derdimi kimi anlatmalıydım? İstikametler kaybolmuş, mesafeler tükenmiş, gök kubbe devrilmiş, yıldızlar sönmüştü. Artık kutup yıldızına bakarak istikamet tayin edilemezdi.

Bütün gün şaşkın adımlarla şehri dolaştım. Ne bir dervişe rastladım, ne de ermişe.

Akşamüzeri adımlarım beni yine türbenin önüne getirmişti. Yeşil kubbeyi görünce yeniden ürperdim. Müzeye tekrar gelmek istememiştim. Tekrar giriş bileti için para ödemek gibi bir niyetim yoktu.

Öyleyse neden buradaydım?

Saat dört sularıydı. Tekrar bilet alıp içeriye daldım.

Sandukanın önüne gelince yeniden ürperdim. Yeniden içimde fırtınalar koptu, çağlayanlar aktı, pınarlar kaynadı. Ruhumun yeniden öpüldüğünü hissettim. Aynı coşkun duygular beni yeniden sarıp sarmaladı.

Bu defa ziyaretim daha çabuk bitti.

Gidecek yerim yoktu. Bütün cesaretimi toplayarak büroya daldım ve Almanca olarak:

-Bir derviş arıyorum, nerede bulabilirim?

Biri polis üniformalı, öteki sivil giyinmiş iki kişi vardı. Ne dediğimi anlamadılar. Bir defa da İngilizce olarak derviş aradığımı söyledim. Yine anlaşamadık. Polis :

-Fransızca biliyor musun, diye sordu.

-No mösyö, demek zorunda kaldım. Zira bilmiyordum.

   Elinin tersiyle bana git, işareti yaptı. Kovar gibiydi. Âdeta; çek arabanı, ben de İngilizce bilmiyorum, ne yapayım yani, diyordu.         

      Nasıl kahrolduğumu anlatamam. Zira yıllarca aradığım hakikati, tam buldum zannettiğim yerde kaybediyordum. Ya sanduka önünde ruhum öpülmese, yüreğim yıkanıp sarmalanmasaydı ya da bir derviş bulsaydım… Bunca ümitlenmeden, coşup çağlamadan sonra duygu selinin çekilip kayboluvermesi, yüreğimin bir kumsala, bir çöle dönmesi katlanılır şey değildi.

  İster istemez bürodan ayrıldım. Müzeden çıktım, fakat oradan kopup gidemiyordum. Bir sağa bir sola durmadan ayaklıyor, beni gelip alacak ve anlayacak birini bekliyordum.

 Buradan ayrılır gidersem bütün ümitlerimin tükeneceğini sanıyordum.

Gün battı, hava kararmaya başladı. Müze çoktan kapanmış, bekçi ve polisler çekip gitmişlerdi. Cadde tenhalaştı. Dükkânlar çoktan kapandı. Sokak lambaları yandı. Müzenin önü loştu. Mutsuz, yorgun, bezgin adımlarla durmadan ileri geri gidip geliyordum.    

Neden sonra bir sesle irkildim:

-Hey kimsin, orada ne arıyorsun?

  Soru Almanca idi. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Yeniden dirilircesine bir ümitle sese döndüm. Alâaddin tepesine doğru giden caddede yürüyordu. Lambaların ışığında adama baktım. Benim aradığım derviş kılıklı birisiydi. Sesin sahibi ise sıradan bir vatandaş. Belki bir derviş tanıyordur düşüncesiyle yanına gittim.

-Bir derviş arıyorum, dedim.

-Aradığın ben değilim. Ben bir turist rehberiyim.

      -N’olursun bana yardımcı ol. Rica ediyorum, yalvarıyorum, mutlaka bir derviş bulmam lazım. Ta Almanya’dan bunu için geldim. Lütfen, bana bir dervişi tanımadığınızı söylemeyin. Mutlaka tanıyorsunuzdur. Beni bir dervişe götürün.

  Ayaküstü, beni dinledi. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Mırıldandı:

  -Bir derviş tanıyorum. Fakat seni götürürsem kabul eder mi, yoksa kovar mı bilemiyorum. Aksi bir adam.

-Lütfen, beni ona götürün. Mutlaka bir derviş bulup konuşmalıyım.

Yola düştük. O önde ben arkada yürümeye başladık. Lambasız sokaklardan geçiyorduk. Karanlık, ürpertici, dar sokaklarda yürüyorduk. İçim içimi yiyordu.

Ya bu adam bir eşkıya ise, beni bu ara sokakta şişler paramı soymaya kalkarsa… Ya beni bir tuzağa sürüklüyorsa… Ya öldürürse…

Sonunda bahçeli bir eve geldik. Yüreğim göğüs kafesime sığmıyordu. Acaba aradığım billur sular pınarını bulabilecek miydim? Türbede beni ürperten duyguların manasını bana izah edecek biri var mıydı? Tahta bahçe kapısını iteleyip içeriye girdik. Dizlerim titreyerek yürüyordum. Kalbim küt küt atıyordu.

Bahçede meyve ağaçları vardı. Yer yer sebze ekilmişti. Orta yerde bir havuz ve havuza akan muslukta  abdest alan bir ihtiyar. Sırtı bize dönüktü. 20 metre kalana kadar yürüdük. Ne bahçe kapısının gıcırtısını, ne ayak seslerimizi duyuyordu.

İyice yaklaşınca doğruldu. Birden bire bize döndü. Abdestini bitirmiş olmalıydı. Kucaklamak ister gibi ellerini açarak:

-Ve aleyküm selâm gardaşım, dedi.

Yanına yaklaşmıştık. Kırk yıllık dost imişiz gibi beni kucakladı.

-Hoş geldiniz, safalar getirdiniz.

Sonra da rehbere:

-Hoş geldin, dedi.

Rehber her söyleneni tercüme ediyordu. Süleyman Dede’de gördüğüm ilk keramet bu oldu. Ona beni Almanca bilen bir turist rehberi götürdü. Bundan sonraki her buluşmamızda yanıbaşında mutlaka Almanca bilen biri bulunacaktı. Kalp gözü açık, ârif bir insan olduğunu sonraları daha iyi anlayacaktım.

 O önde biz arkada evine gittik. İlk defa bir Türk evine misafir oluyordum. Salondan geçip oturma odasına alındık. Minderlerle döşenmiş, duvar kenarlarına hasır yastıklar konmuş, orta yerinde yün kilimler döşeli, mütevazı bir oda. Yere nasıl oturulacağını bilmediğim için rehbere baktım. Köşeye gidip gayet kolay bir üslûpla minderin üstüne çöküp bağdaş kuruverdi.

Benim için minderin üstüne bağdaş kurup oturmak sanıldığı kadar kolay bir iş değildi. Filmlerde gördüğüm gibi diz üstü çöktüm. Fakat dizlerim çarçabuk ağrıyıverdi. Mecburen ayaklarımı uzatacaktım. Dergâha gelip gittikçe zamanla diz çökmeyi öğrenecektim, ama yıllar sonra.

Hal hatır sorduktan sonra beni dinledi.

-Hakikati arıyorum, dedim. Papazların anlattığı Allah’a inanmıyorum. Hıristiyanların dinî hayatı beni tatmin etmiyor. Kaç Allah var? Size göre Hz. İsa kim? Hz. Adem’in cennette yasak meyve yemesinden dolayı biz günahkâr mıyız? Papaz ve rahibelerin evlenmemesi normal mi?

Bir sürü soru sormuştum.

Gülümsedi. Beyaz sakalını sıvazladı.

-Çay kaynamıştır, dedi. Getireyim, hem çay içelim hem konuşalım.

Kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle yerinden kalktı. Az sonra da elinde bir tepsiyle döndü. Çaydanlık, demlik, bardaklar, süzgeç, kaşık ve tabaklar… Hepsini tepsinin üzerine dizmişti. Alıp geldi. İlk defa çay takımını görüyordum.

  Özenle ters kapanmış bardakları çevirdi. Tabaklara yerleştirdi. Kaşıklarını koydu. Süzgeçle demi süzerek bardaklara döktü. Çayı doldurup bizlere takdim etti. Bu tevazu beni mest etmişti. Ne kadar sade ve tabiî bir insandı. Yapmacıklık ve riyadan eser yok. Bir ömür boyu yaşanan tabiîlik ve sadelik…

   Gülümseyerek söze başladı:

   -Bir ev ustasız, bir kapı marangozsuz, bir yemek aşçısız meydana gelemez. Bu kâinat evinin ustası mutlaka olmalı. Her şey bir düzen ve intizam içinde. Gün, ay, saat,  mevsim, yıllar… Her biri bir sıra ile hareket ediyor. Kainat kurulu bir saat gibi. Ustasız saat olmaz.

   Başımı salladım:

   -Evet dedim. Her şeyi kuşatan bir sistem var.

   -Nizam ve intizam, sahibini gösterir. Nizamın sahibine biz Allah diyoruz. Ya siz?..

   -Gott.

   -Nizam Allah’ın bir olduğunu da gösterir. İki veya daha fazla olsaydı, aralarından ihtilaf çıkardı. Bir yerde kaos varsa düzen kaybolur. Kâinatın milyonlarca yıldır nizam ve intizam içinde yürümesi, onun tek bir Allah tarafından yaratıldığını ve nizama sokulup idare edildiğini gösterir.

   -İsa, Allah değil mi, diye sordum.

   -İsa aleyhisselam bizim gibi bir insan ama Allah’ın sevdiği bir insan. Peygamber. Hz.Muhammed, Hz. İbrahim, Hz.Nuh gibi büyük peygamberlerden biri.

   -Allah’ın oğlu değil mi?

   -Allah’ın eşi olmadığı gibi oğlu da yoktur. Oğlu olsaydı, günün birinde ona rakip olurdu. İki Allah olsaydı, aralarında ihtilaf çıkar ve kâinattaki nizam bozulurdu. Nizam gösteriyor ki Allah birdir.

   Başımla tasdik ettim.

   -Miras günah meselesine ne diyorsunuz? Hz.Adem’in günahından dolayı biz de suçlu muyuz?

   Bardağından bir yudum aldı, gözlerimin içine bakarak:

   -Bunlar dinin özünde olmayan ve sonradan uydurulmuş hikâyeler. Allah adildir. Bir kimsenin günahından başkasını sorumlu tutmaz. Sonra çok merhametlidir. Pişman olup af dileyeni affeder. Hz.Adem pişman olduğu için onu affetmiş. Affedilmiş bir hatadan dolayı çocukların günahkâr kabul edilmesi tuhaf bir inanç.

   -Papaz ve rahibelerin evlenmemesine ne diyorsunuz?

   -Allah insanlara kaldıramayacağı yükü yüklemez. Ömür boyu evlenme yasağı, insan tabiatına zıttır ve kaldırılamayacak bir yüktür. İslâmiyette böyle bir yasak yok.

   -Papanın yanılmazlığı konusuna ne diyorsunuz?

   -Papa da bir insandır. Din alanında ihtisas sahibi olabilir. Kendi alanında bazı konuları diğer insanlardan daha iyi bilebilir, ama her insan gibi o da yanılır.

   -Akıl gerçeği bulmada bu kadar önemli demek.

   -Aklı olmayanın dini de olmaz. Akıl insanın reşit olduğunu gösterir.

   -Peki, Hıristiyanlık hakkında ne diyorsunuz?

   -Semavî bir din. Allah’tan gelmiş, ama İncil, Hz. İsa tarafından yazdırılmamış, yıllar sonra Hz. İsa’nın anlattıkları, hafızalarda kaldığı kadar yazılmış, elimizde Kur’an gibi bir orijinal bir metin yok. Zamanla Hıristiyanlık geleneği oluşmuş. Gelenek içinde yanlışlar var. Hz.İsa’nın getirdiği din doğru ve hak din.

   Boşalan bardakları doldurdu. Bize uzattı.

   Nefis bir sohbetti. Sorularıma mantıklı ve ikna edici cevaplar almıştım. Fakat öğrendiklerim beni köklü ve önemli bir karara götürecek kadar sarsmamıştı. Böyle düşündüğümü anlamış gibi yüzüme baktı. Bakışlarını üzerimde odaklaştırarak:

   -Bugüne kadar sürdürdüğünüz hayat tarzı, sizi Allah’a yaklaştırdı mı? Eğer böyle yaşamaya devam ederseniz, sizi Allah’a daha da yaklaştırır mı?

   Meselenin bam teline basmıştı. Sarsıldım. Söyleyebileceğim bir şey yoktu. Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmüyordum. Yaptıklarım  beni Allah’a ne yaklaştırmıştı, ne de yaklaştıracağı vardı. Açık yüreklilikle cevap verdim:

   -Hayır! Kendimden memnun değilim. Kilisenin anlattığı Allah kavramı beni doyurmuyor. Anlattıklarınız gayet mantıklı, gönlümü rahatlattı ama ne yaparsam Allah benden memnun olur, bilmiyorum.

Yumuşak ve babacın bir ses tonuyla:

-Size yardımcı olabilirim.

Sesi yüreğimi okşar gibiydi, bir baba şefkati seziliyordu. Bu ak sakallı, nur yüzlü, şefkatli ihtiyarı uzun uzun süzdüm. Güvenilecek birisine benziyordu.

   -Memnun olurum, dedim.

   -Allah’a dayanmalı ve güvenmelisin. O, kendisine inananları yalnız bırakmaz. Yeter ki biz onun her zaman bizimle olduğunu bilelim. Onu hatırlamak çok önemli. Her gün 33 defa lâilahe illellah, bir defa da Muhammed rasulüllah diyerek onu anmalısın.

   Bu zikrin tarikatlarda şeyh tarafından verilen vazife olduğunu daha sonra öğrenecektim. Çok feyizli bir sohbetten sonra izin isteyerek oradan ayrıldık.

   Kapıya kadar bizi uğurladı.

   -Tekrar beklerim.

   Turist rehberini göstererek:

   -Bu efendi bana zaman zaman misafir getirir, kabul eder, sohbet ederim, fakat kimi zaman sarhoş gelir. Sarhoş akıl, anlatılanı anlayamaz. O zaman gelenleri geri çeviririm.

   Ayrılırken rehberin neden bazen kabul edildiğini bazen de kovulduğunu anlamıştım. Yine de ona teşekkür borçluydum. Zira içimdeki düğümün çözülmesine vesile olmuştu. Rahatlamış, huzura kavuşmuştum. Şüphelerim tamamen bitmiş değildi. Fakat önemli ölçüde azalmıştı.

   Almanya’ya döndüm. Eski hırçınlığım kaybolmuş, içime kapanmıştım. İşlerim de yoğundu. On-on iki saat çalışıyordum. Bu sırada bir oğlumuz olmuştu. Adını Celaleddin koymak istedim. Mevlânâ’yı çok seviyordum. Türbesindeyken ruhumun öpüldüğü, sıcak duygularla sarılıp sarmalandığım hali hiç unutmuyordum. Onun için onu adını oğluma verecektim.

   Erika itiraz etti. Yeni bir tartışma konusu çıkmıştı. Uzun uzun tartıştık. Netice iki isim koymaya karar verdik. O Emanuel adını verdi, ben de Celaleddin. Böylece oğlumuz iki isimle kütüğe kaydedildi.

   İşler hâlâ çok yoğundu. Yine bir gün on dört saat çalıştım ve yorgun argın eve geldim. Erika kucağında bebekle beni kapıda karşıladı. İçeri girince de bir mektubum olduğunu söyledi. Her gün postadan bir sürü mektup çıkardı, çoğunun bir önemi yoktu. Fakat bu mektup Süleyman Dededen geliyordu.

   Birden bire heyecanlandım. Hemen zarfı açıp okumaya koyuldum.

   “Çok kıymetli Süleyman Bey,

   Allah’ın selâmı üzerine olsun.

   Ramazan Bayramınızı en  kalbî dileklerimle tebrik eder; ailene, Müslümanlara ve bütün insanlığa hayırlı olmasını Allah’tan niyaz ederim. Bildiğin gibi geçen ay oruç tuttuk. Ramazanın sonunda üç gün bayram yapıyoruz. Oruç, insanı Allah’a yaklaştırır. Hep midemizi ve nefsimizi düşünmekten uzaklaşır, Allah’a itaat ederek melekleşiriz.

Hasret ve muhabbetle kucaklar, gözlerinden öperim.              Süleyman Dede”

Anladım ki çok önemli bir şeyi kaçırmışım. Ramazan orucu hakkında bilgim yoktu. Süleyman Dede de bana böyle bir tavsiyede bulunmamıştı. Kitaplardan ramazanı araştırdım, fakat yeterli bilgi bulamadım. Avusturya’da birlikte askerlik yaptığım Mısır asıllı Mustafa Langen adında bir arkadaşım vardı. Ara sıra görüşürdük. Nürnberg’de bir firmada mühendis olarak çalışıyordu. Onu aradım. Bir gün akşamüstü buluştuk ve cafede çay içtik. Tebrik kartını gösterdim. Okudu, başını salladı:

   -Evet, oruç ayı. Sonra da üç gün bayram.

   -Nasıl bayram yapılır?

   -Oruç tutmadık ki bayram yapalım.

   -Nasıl tutacağız?

   -Geçti. İstiyorsan gelecek sene tutarsın.

   Anladığıma göre Mustafa köklerinden kopmuştu. Ne din, ne de memleket bağı kalmıştı. Alman ile evlenmiş ve Almanya’ya uyum yapmıştı. Yaşantısı bizlerden farklı değildi.

Zaman zaman Süleyman Dede’den mektuplar alıyordum. Her mektuba cevap vermiyordum ama o beni arıyordu. Her mektuptan sonra Mustafa’yı arıyor ve onunla sohbet ediyordum. Zamanla o da konuya ilgi duymaya başladı. Bir gün bana:

   -Var mısın, Türkiye’ye gidip Süleyman Dede’yi ziyaret edelim.

   Teklif çok hoşuma gitti.

   -Olur, dedim. Neden olmasın?

   Hemen cafede bir mektup kaleme aldık ve Süleyman Dede’ye ziyarete gelmek istediğimizi yazdık. Mektubun cevabı gecikmeden geldi.

   “Aziz Süleyman,

   Selâm ve dualar. Mektubun beni çok sevindirdi, memnun oldum. Bahtiyar ol. Şimdiye kadar neden mektup yazmadın? Çok merak ettim. Seni ve arkadaşını Şeb-i Arûs törenlerine bekliyorum.                 Süleyman Dede”

   Konya’ya gittik. Mevlânâ anma törenleri yapılıyordu. Süleyman Dede’yi dergâhta ziyaret ettik. Aramızdaki sevgi bağları her gün biraz daha güçlendi. Törenler boyunca çok samimi olduk.

   Bir gün sema töreninden önce dergâhta mükellef bir ziyafet verdi. Yemekten sonra çay içerken bana:

   “Burası senin evin, dedi. Unutma. Ben senin manevî babanım, sen de benim evlâdımsın. Sana kendi adımı veriyorum, sana bundan sonra Süleyman diyeceğim. Bugünkü ziyafeti senin Müslüman olman şerefine verdim. Bugün otele gitme, burada kal.”

   Sesi şefkat dolu, sevgi yüklüydü. İnsanın yüreğini saran ve kucaklayan bir sohbet tarzı vardı. Söylediklerini yaşıyordu. Kalkıp beni kucakladı ve tebrik etti. Dergâhtakiler teker teker beni tebrik ettiler.

   Süleyman Dede bana külah ve tennure hediye etti. Semaya onu giyerek katıldım. Herkes aşka gelmişti. Heyecanla sema yaptık. Sema gösterilerini kalabalık bir turist gurubu takip etti. Geç vakte kadar sohbet ettik. Sorular sordular. Süleyman Dede onlara İslâm’ı anlattı.

   “İslâmiyet, Allah’ın emirlerine boyun eğmek ve ona teslim olmaktır. Allah’ı seven, onu teslim olur. Bir gün ona döneceğiz. Her doğan gün onun hediyesi. Her gece uykuya dalıyoruz. Ruhumuz vücudumuzu terk edip ona gidiyor. O her sabah ruhumuzu geri veriyor. Vücudumuz ve ruhumuz onun hediyesi. Birbirimizi onun namına sevmeliyiz. İyiliğe teşvik etmeli, kötülüklerden uzaklaşmalıyız. İslâm son dindir. Yeni bir din değil, yeni bir çağrıdır. Bütün semavî dinlerin özü aynıdır. Hepsi insanları Allah’ın ebedi yurduna davet eder. Gerçek sevgi, Allah’a karşı duyulan sevgidir.”

   Tadına doyulmaz sohbetler yapardı.

   Nürnberg’e dönünce Müslüman olduğumu kimseye söylemedim, ama birahanelere gitmediğim için eski arkadaşlarımı kaybettim.

Daha sonra Süleyman Dede, Nürnberg’e geldi. Şehri gezdirdim. Lorenzkirche’yi ziyaret etti ve orada dua etti. Hıristiyanlara ve Hıristiyanlığa karşı tenkitçi bir tavır sergilemedi. Onun yumuşak ve şefkatli tavrı Erika’yı yumuşattı. Eski sert ve tenkitçi üslûbunu terk etti. Gelirken bana sikke ve cübbe getirmişti. Burada bir dergâh açmamı tavsiye etti.

   Aradan yıllar geçti. Beş yıl önce Süleyman Dede vefat etti. Allah rahmet eylesin. Çok üzüldüm, çok ağladım. Gerçi Mevlânâ ölümü bir kavuşma olarak niteliyor ve şöyle diyor:

   “Öldüğüm gün tabutum götürülürken

   Bende dünya derdi var sanma.

   Benim için ağlama. Yazık, vah vah deme.

   Şeytanın tuzağına düşersen o zaman ağlamalısın.

   Cenazemi gömdüğün vakit ayrılık, deme.

   Beni toprağa verdikleri zaman elveda demeye kalkma.

   Çünkü mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

   Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret.

   Güneş ile Ay’a bakmaktan hiç zarar gelir mi?

   Yere hangi tohum ekildi de bitmedi?

   İnsan tohumunun bitmeyeceğinden mi şüphe ediyorsun?

   Benim ayağımın altında yedi kat gökler vardır.”

   O gün bugün yalnızları oynuyorum. Geçen hafta Süleyman Dede’yi rüyamda gördüm. Bana şöyle dedi:

   “Her gün mutlaka bir insanla sohbet et.”

   Her gün bir insana İslâmiyeti anlatmalıyım. Gazetelere ilân vereceğim. Bir de dernek kurmak istiyorum. Zaman zaman sohbet ettiğim birkaç arkadaş var. İslâmiyete ilgi duyuyorlar. Hem Mevlânâ’yı, hem sufizmi merak ediyorlar. Bir “sema” gösterisi düzenleyebilsek iyi olacak. Gazetelere ilan verir, sema törenini duyururuz. Bakarsınız ilgi duyan insanlar ortaya çıkar.

                          *** 

Süleyman Wolf Bahn ile birkaç saat içinde candan iki dost oluvermiştik. Haftaya cuma akşamı bir araya gelerek zikir yapmaya karar verdik. Röportaj bitmiş, sohbet faslı başlamıştı.

Her cuma akşamı evinde zikir yapmaya başladık. Türklerin yanı sıra üç-beş Alman da zikirlere katılıyordu. Celaleddin büyümüş, Erika hastanedeki işine yeniden dönmüştü. Doktordu. Nöbetçi olmadığı akşamlar zikre o da katılıyordu. Zikrin her cuma onun evinde olması büyük fedakârlık yapmasını gerektiriyordu. Bir gün kendisine:

-Ev özel bir mekân. Bir dergâh tutmalıyız. Davetliler daha kolay gelir. Sonra evinde sana yük olmaktan kurtuluruz.

-Doğru, dedi. Resmî olması için bir de dernek kurmalıyız.

Mevlânâ Verein isimli bir dernek kurduk, Pawel Caddesi, 30 numarada bir ev bulduk. Cumartesi-pazar boyayıp badana ettik. Bu arada Mustafa Langen dernek işlerini takip etti. Dergâhın bir odasını şark usulü döşedik. Minder, yastık, kilim, sehpa koyduk. Küçük bir kütüphanemiz bile olmuştu. Cuma akşamı zikirlerini iki bölüm halinde yapıyorduk.

1994 yazında ben Türkiye’ye kesin dönüş yaparken dergâha devam edenlerin sayısı yirmiyi aşmıştı. Erika da Celaleddin Emanuel ile birlikte zikir ve sema törenlerine katılıyordu. 2000 yılında Süleyman Bey ile tekrar görüştük. Derneğin üye sayısı 30’u bulmuştu. Frankfurt Kitap Fuarı’nda Mevlevî Verein’dan tanıdığım Şükriye Ulrike Full ile karşılaştım. Bana Mesnevî’yi tercüme ederken Müslüman olmaya karar verdiğini anlattı. İkimizde çok duygulandık. Süleyman Bey, tam bir gönül adamı olmuştu, dostluğumuz Türkiye’ye döndükten sonra sürdürme kararı aldık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>