AĞLATAN MEKTUP

0

ANNESİZLİK MEĞER NE KADAR DA ZORMUŞ

SENSİZ GARİP BİR RAMAZAN ANNE                                 mayısın altısı                Bugün ramazanın birinci günü anacığım.

                Sahura kalkmadım. Hava sıcak mı sıcak.

                Her taraf kavruluyor.

                Öğleden sonra biraz uyudum. İkindi sana gelemeyeceğim anacığım, kusura bakma.

                Ağaçlarını dün suladım.

                Bugün çok sıcak. Mezarlığa gelirsem güneş başıma vurur, dayanamam.

                Yarın belki daha dayanıklı olurum. Gün be gün alışacağım sıcaklara.

                Seni özlüyorum anne. Akşam ne yapacağım, bilmiyorum.

                Televizyonu açarım belki.

                Hani birlikte iftar saatini beklerken iftar sohbetleri dinlerdik ya…

                Belki de açmam, o programları sen beğendiğin için seyrederdik.

                Bilmem ki yokluğunu hatırlatan programları seyredebilecek miyim?

                Anne, sofrada peynir, zeytin, üzüm, karpuz olacak…

                Sen yoksun ki anne… Sıcak yemek olsun.

                İkindiden sonra çok heyecanlı bir şey oldu anacığı, sana mutlaka anlatmalıyım.

                İkindi namazından sonra mukabele okuduk.

                Sonra eve geldim.

                Yukarı kattaki salonda minderin üstüne oturdum. Kitap okumaya karar verdim. Bir süre sonra uykum geldi. Uzun oturdum. Uyumak üzereydim ki burnuma duman kokusu geldi.

                Bir bakayım diye kalktım.

                Avlunun bitişiğindeki Hüseyin Amcamların evinden dumanlar geliyor.

                Ama nasıl dumanlar… Bulut gibi püskürüyor.

                “Eyvah yangın!..”

                Çığlık çığlığa havluya koştum. Arabayı dışarıya çıkardım ve sokağa halamgilin evinin karşısına park ettim.

Koşarak geriye geldim. Senin bahçe suladığın ince hortumu musluğa taktım. Suyu açtım.

                Çatıya çıktım. Kiremitleri elimle açtım. Elim yandı.

                Dumanların ortasında kaldım.

                Bir yandan orucun verdiği susuzluk, öte yandan dumanlar…

                Kiremitlerin arasından yangına su tutmaya başladım.

                Bu arada telefonla itfaiyeye haber verdim. Çığlık çığlığa:

“Yangın var, dumanları göklere yükseliyor!”

                Köyden birkaç kişi geldi. Tatoğlan’ın Mustafa abinin yeğenleri Mehmet ve Ali.

                Mehmet Abi’nin oğlu Sait ve torunu Melik Sina.

                Dakikalarca su tuttuk. Mustafa Abi’nin su kuyusundan fortumla su tuttuk. Dumanlar eksilmedi arttı.

                Bu arada itfaiye geldi. Onlar da su sıkmaya başladılar. Dumanlar, bana mısın, demedi.

                Epey bir zaman sonra dumanlara hiçbir şey olmadığını fark ettik.

                Sonra sakallı Mehmet, kiremitleri kırdı, çatıyı indirdi.

                Bir de baktık ki çatının altında toprak dam var. Bizim su damın toprağına varıyor. Halbuki yangın çatının altında. Meğer orası odunluk imiş. Rahmetli Hüseyin amcam ve nenem, odayı baştan sona odun ve kömür ile doldurmuşlar. Onlara birkaç kış yetecek kadar odun ve torbalarla kömür.

                Amcamla görüşmüşsünüzdür. Senden iki ay filan sonra o da rahmet-i Rahman’a kavuştu. Vefatına kadar oğlu Mehmet baktı. En son Okmeydanı Hastanesi’nde ziyaret ettim. Yüzü solgundu. Durmadan öksürüyor ve balgam çıkarıyordu. Oğlu Mustafa başucunda. Bitkin bir hâldeydi.  Bir gün sonra mı yoksa iki gün sonra mı vefat etti. Onu da İstanbul’dan alıp senin yakınına, nenemin bitişiğine defnettik.

                Oda dolusu odun yangında telef oldu.

                Odanın tavanı da iyice tutuşmuş. Su tutuyoruz, söner gibi oluyor. Sonra duman yeniden püskürmeye başlıyor, sonra alev alev yangın yeniden başlıyor.

                Bu arada iftar saati oldu. Dumanlar biraz azalır gibi oldu.

                Millet çekilip gitti.

                Mehmet Erkan abi çağırdıysa da iftara gitmedim. Saitler falan da vardı.

                “Siz gidin, ben bu odunlardan şüpheleniyorum. Yeniden alevlenecek.”dedim.

                Dediğim gibi de oldu. Yeniden duman püskürdü, yeni alevler başladı.

                Bu sefer itfaiyeci beni uyardı:

-Hocam, bu çatı yıkılmadan bu ağaçlar iyice sönmez, kepçe getirt, çatıyı yıktır.

Muhtar İsmail’i aradım. Kepçe bulmasını istedim. Birkaç yere telefon açmış. Akçalardan, Avşar’dan ve taş ocağından kepçelere geldi. Bir de Seydişehir’den gelmiş. Seydişehir’den gelen en uygunu idi. odunluğun duvarını yıktı, çatıyı indir. Evin önündeki boş alana savurdu.

Odunlar, duvarın taşları, çatının toprağı…

Çatıdan inen kirişlere yeniden su tuttuk. İyice söndürdük.

                Saat 23.30 olmuştu yangın tehlikesinden kurtulduğumuzda…  

                Ramazanın ilk günü. Nasıl yoruldum ama…

                Sen derdin ki anne:

                “Ben ölürsem eşyalarımı, giysilerimi, evin çulunu, kilimini yakarsınız.”

                Son kerametin de çıktı anne.

                Hepsini değil ama nerdeyse evle birlikte bütün eşyanı yakıyorduk…

                Bahçe duvarı yıkıldı, birçok şey yandı tabi.

                Günlerce teyze oğlu Ahmet’le duvar tamir ettik.

                Ah, anacığım ah!

                Ne çok basiretli imişsin.

                Eşyalarının yanacağını nereden bildin?..

                Sensiz ramazan, sensiz oruç, sensiz ev…

                Hiçbir şeyin eski tadı yok anneciğim.

                Selam eder, hürmetle ellerinden öperim anacığım.

PAYLAŞ

YORUM YAP