ADANMIŞLIK RUHUYLA ÇALIŞMAK RIZA KAPISINI ÇALMAKTIR

0

İDEALLER İNSANI YÜKSELTİR

İnsanlar idealleri ve ümitleri ile yaşarlar. Büyük ve önemli işler başarma düşüncesi, bir hedefe ulaşma azmi insanı harekete geçirir, yüksek idealler insanı yüceltir.

Bir yere ulaşmak isteyen yürür. Bir okul bitirmek isteyen okula gider, ders çalışır, keyfinden ve rahatından fedakârlık yapar.

Ümit, insanı yaşatır ve geleceğe ümitle bakmasını sağlar.

Ümidi ve hedefi olmayan insan ölü sayılır. Ümitsizlik her türlü gelişme ve ilerlemeye engeldir. Varmak istediğiniz bir ufuk yoksa yola çıkmazsınız, yürümezsiniz ve paslanırsınız.

Durgun sular paslanır, işleyen demir ışıldar.

İnsan, Allah’ın kendine verdiği yetenekleri keşfetmeli, geliştirmeli, kendisine ve insanlara faydalı olacak şekilde kullanmalı. Kullanılmayan yetenekler kaybolur gider.

İnsanlık tarihi, adanmış insanların tarihidir.

Peygamberimiz (sav) tam bir adanmış idi. Kendisini İslamiyete adadı. 23 sene öğretmenlik yaptı, İslamiyeti bütün dünyaya, Allah’ın izni ve yardımıyla kabul ettirdi. Vazifesine odaklandı, gece demedi, gündüz demedi, davasını anlattı. Davası İslamiyetti. İslam’ı öğrendi, yaşadı ve tebliğ etti.

Öksüz ve yetimdi fakat bunun bir önemi yoktu zira Allah onunla beraberdi.

Bir gün Mekkelilerin tazyik ve baskısından bıkan amcası Ebutalip, ona davasından vazgeçmesi için Mekkelilerin yaptığı teklifi iletti ve dedi ki:

“Putlarımıza dokunma, peygamberlikten vazgeç, seni Mekke’ye başkan yapalım, en güzel kızlarımızla evlendirelim, istediğin kadar servet verelim.”

Âlemlerin Efendisi (sav) hiç tereddüt etmedi:

“Amca, bir elime Güneş’i bir elime Ay’ı koysanız bu davadan vazgeçmem.”

Alay edilmeyi, taşlanmayı, suikastları, memleketi Mekke’den sürgün edilmeyi göze aldı.

Zorluklarla boğuştu, çalıştı, çabaladı, zaferi Allah’tan diledi ve Cenab-ı Hak onu muvaffak eyledi, ayrıcı kâinatın efendisi ve gönüller sultanı yaptı. Akılların öğretmeni, kalplerin sevgilisi, ruhların sultanı oldu.

İslamiyet inanmışların ve adanmışların hikâyesidir.

İnsanın gayreti, ulaşmak istediği hedefin büyüklüğü nispetindedir. Hedefi küçük olanın çabası az olur, gayreti de sınırlıdır.

Peygamberimizin arkadaşları(sahabeler) adanmış insanlardı. İslamiyeti yaşama ve yayma uğruna katlanamayacakları zorluk, feda edemeyecekleri şey yoktu. İslamiyeti 25 senede Çin Seddi’nden Atlas Okyanusu’na kadar olan sahada yaydılar.

Bir örnek verelim. Ebû Eyyyüp el-Ensari (ra) Peygamberimizi(sav) Medine’ye hicret ettiği zaman altı ay evinde misafir etme bahtiyarlığına eren sahabi. Emeviler döneminde İstanbul’u fethetmek için bir ordu hazırlandığını duyduğu zaman 90 yaşında idi. Hiç tereddüt etmeden orduya katıldı. O günün şartlarında 3000 km yol yürüdü. İstanbul surları önünde savaştı ve orada şehit oldu. Ruhunu Kur’an hakikatleri ile inşa etmişti, Peygamberimizden (sav); “İstanbul mutlaka fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri ne güzel askerdir.” hadisini duymuştu. İnandı ve inandığı dava uğruna canını verdi.

Mehmet Akif Ersoy inanmış ve adanmış bir şairdi. Ömrü boyunca İslamiyeti anlatmak için haykırdı:

                “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

                Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı…”

Hak ve hakikati anlatmakla geçen bir ömür sonunda eser bıraktı, yetiştirdiği Asım’ın Nesli onu ve davasını gönlünde yaşatıyor.

Büyük şair Akif, Asım’ın Nesli adını verdiği idealist bir gencik yetiştirmek için ömür boyu çalıştı, didindi, eserler verdi, şiirler yazdı, kitaplar çıkardı. Gençliğe hedefler gösterdi, onların idealist olması için çalıştı, gayret gösterdi. Şöyle der:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak;

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.

Dünyada inanmam hani görsem de gözümle

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir;

Davransana, elle de senin baş da senindir!..

Sahipsiz bir memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!”

Akif, çalıp kazanmayı en büyük erdem olarak gördü.

“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;

Dostunun yüz karası, düşmanın maskarası.”

Değil düşmana, dosta bile minnet etmemek için mazeret tanımamalı ve başarıncaya kadar çalışmalıyız.

Peygamberimiz (sav), “Çalışan, Allah’ın sevdiği insandır.” buyurur.

Akif:

“Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?

Ayıp; dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.”der.

Akif’in çağdaşı ve Darü’l-Hikmet-i İslamiye’de çalışma arkadaşı Bediüzzaman Said Nursi adanmış insandır. 87 senelik uzun ömründe Kur’an hakikatlerini anlattı, 133 esere imza etti, binlerce öğrenci yetiştirdi. Eserleri 50 dile çevrildi, yedi kıtada okunuyor. Her ülkede talebesi var.

İnsan çalışır, çabalar ve neticeyi Allah’tan ister. Başarıyı nasip eden odur. Neticeyi o tayin eder.

Bediüzzaman’ın davası İslamiyeti anlatmaktan ve milletimizin imanını kurtarmaktan ibaretti. Nur Talebeleri ismini verdiği Kur’an ve iman hakikatlerine hizmet eden bir nesil yetiştirmek için çaba sarf etti.

Gençlik yıllarında Van valisi Tahir Paşa’nın konağında misafir iken bir gazete, İngiltere sömürgeler bakanı Glaston’a ait ateşli sözler yazar. Avam Kamarası’nda Glaston elindeki Kur’an’ı göstererek şöyle der:

“Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça onlara hâkim olamayız. Ya bunu ellerinden almalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız.”

Bediüzzaman, haberi okuyunca ruhu feryad eder ve şu kararı verir:

Kur’anın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, bütün dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!” (Tarihçe-i Hayat, s.51)

Doğu’da Medresetü’zZehra adını verdiği bir üniversite kurmak, Kur’an hakikatlerini bütün dünyaya anlatacak talebeler yetiştirmeye karar verir ve kolları sıvar. Birinci Dünya Savaşı çıkınca talebeleriyle birlikte savaşa katılır, esir düşer. Rusya’da komunist ihtilal olunca firar eder, ülkemize döner. Bütün ömrünü Kur’an hakikatlerine hizmet edecek nesiller yetiştirmeye adar. Nur Talebeleri, üstadın yetiştirmek istediği ideal neslin adıdır. Kendisini iman ve Kur’an hizmetlerine adar.

Tarihçe-i Hayat isimli eserinde davası uğruna kendini nasıl adadığını şöyle ifade eder:

            “Sonra, ben cemiyetin iman selameti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

Necip Fazıl Kısakürek büyük idealleri olan bir insandı. Bir ömür kalabalıkları uyarmak ve Büyük Doğu nesli yetiştirmek için çabaladı; yazdı, konferanslar verdi, gazete ve dergi çıkardı:

                “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;

                Haykırsam kollarımı makas gibi açarak…

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti,

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?”

Bediüzzaman, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Zahit Kotku İslamiyete hizmet edecek nesiller yetiştirmek için gayret ettiler. Türkiye’nin manevi hayatını etkileyen nesiller yetiştirdiler.

Namık Kemal; öldükten sonra güzel bir nam bırakmak, hiç ölmemekten daha iyidir, der.

Büyük ideallere gönül veren insanlar, yaşarken güzel eserlere imza atıyor, arkalarında güzel eserler bırakıyorlar.

İdeali olmayanlar da ot gibi yaşayıp çöp gibi ölüyorlar. Onlardan ne eser ne de semer kalıyor.

Onun için büyük ideallere gönül vermek, büyük hedefler edinmek ve güzel eserler ortaya koymak için çalışmak gerekir.

Elbert Hubert der ki:

“Dünya ister kazanç, ister şeref olsun; bütün ödüllerini ancak bir şeye verir.

O da kişisel atılımdır.

Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?

Hemen anlatayım. Başka birinden ihtar veya uyarı beklemeden yapılması gereken işi derhal yapmak için harekete geçmektir.

Bir insanın hayatta başarılı olabilmesi için yüksek bir hedef belirlemesi ve o hedefe doğru yürümesi gerekir.

Rotası olmayan yelkenliye, hiçbir rüzgâr yardım etmez.

Ne yazık ki kahveleri, meyhaneleri, barları dolduran milyonlarca amaçsız insan var. Kahvehane, meyhane, bar gibi yerlere insanlığın çöplüğü demek lazım. İnsanlar oralara kendilerini atıyorlar. Böyle yerlerde yapılmış bir icat, çözülmüş bir problem, halledilen bir iş, bir proje yoktur.

Çöplükte vakit öldüren insanlar, hiçbir başarıya imza atamaz.

Kütüphane, laboratuvar, atölyeler önemlidir. Üretim yeri buralardır. Keşifler, buluşlar, icatlar buralarda yapılır, dâhilere yol gösteren eserler kütüphanelerde yazılır.

İngiliz düşünür Bernard Shaw:

“İnsan, ne zaman ölür bilir misiniz?”diye soruyor ve şu cevabı veriyor:

“Tembellikten, inançsızlıktan ve hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten…”

İnsanı yaşatan istekleri, ümitleri ve projeleridir.

Namık Kemal:

“Yüksel ki yerin bu yer değildir;

Dünyaya gelmek hüner değildir.”der.

Çoğu insan, yükselmeyi ve ilerlemeyi başkalarından bekler. Yüksek mevki ve makamlarda oturanların önemli şeyler yapmasını ister.

Yüksek mevki ve makamlar elbette önemlidir ama her şey demek değildir.

Asıl olan insanın okuması, öğrenmesi, ahlakının güzelleşmesi, kendisine ve başkalarına faydalı işler yapmasıdır. Herkes bulunduğu yeri önemli görmeli ve işini en iyi yapmalı. Herkes işini en iyi yaparsa her iş mükemmel olur ve birçok şikâyet konusu ortadan kalkar.

Kur’an ilimdir, ilim insanı yükseltir. Kur’an indirildiği cahil toplumu bilgili insanlara dönüştürdü. İlim cahiliye Araplarını yükseltti, deve çobanları ilim ve iman sayesinde dünyayı yönettiler. Katı kalpli insanlar karıncayı ezmez hâle geldiler, cahil insanlar bilgilendi, tembel insanlar çalışmaya başladı. Puta tapmaktan vazgeçtiler, Allah’ın rızasını kazanmak için dünyaya yayıldılar, İslamiyeti anlattılar.

Kur’an ilimdir, ona inanan insanlar dünyayı değiştirdiler.

Cahil insanların kurduğu medeniyet yoktur, cahiller kitap yazmazlar ve faydalı eserler vermek için gayret etmezler.

İngiliz düşünür Bernard Shaw:

“İlerleme, hepimiz ne isek onun en iyisini sağlamaktan başka bir şey değildir.”der.

Pek çok insan, yapamadığı işler için mazeret uydurur.

Hiçbir mazeret, yapılmayan işin yerini tutmaz. Önemli olan görevimizi ve işimizi başarmaktır.

Mazeret bularak başkalarını ikna edebiliriz. İnsan, başkalarını ara sıra, ama kendini sıkça kandırır.

Hatta bazı insanlar hep akıl verir ve neden bir işin olamayacağını izah eder dururlar.

Bernand Shaw, böylelerinden nefret eder.

“Mantıklı kişilerden bıktım artık. Tembellik, çalışmadan oturmak için ne yapıp edip mantıklı bir sebep buluyorlar.” der.

35 sene öğretmenlik yaptım, 51 kitap yazdım. Her gün dersini yapmayan öğrencilerimin söylediği binlerce mazeret dinledim. Hiçbir mazerete önem vermedim. Önemli olan ödevin yapılmasıdır.

Hiçbir mazeret, yapılmayan işin yerini tutmaz.

Mazeret bulmakta başarılı olan, hayatta başarısız olur.

İyi mazeret bulan, başka iyi bir şey yapmaz.

Ödevini yapmayan öğrenciye eksi verdim ve bu eksiyi düzeltmesi için kendisine zaman tanıdım. Eksileri çoğalanı uyardım. Mutlaka eksiklerini tamamlamasını istedim. Kendisini toparlayamayan öğrencilerin velisi ili görüştüm. Bu sayede birçok öğrencimin mazeretlere sığınarak başarısız olmasını engelledim.

Birçok öğrencim, o gün yapamadığı ödevini sonra yaptı ve eksiyi kurtardı. Az sayıda olsa da hiç ödev yapmayıp hem sözlüden hem de yazılıdan zayıf alan çıktı. Öğrencilerime derslerinde nasıl başarılı olacaklarını öğrettim. Bir şeyi başarmayı öğrendiler, okulları bitirdiler; içlerinden öğretmen, müdür, mühendis, eczacı, belediye başkanı, bakan olanlar çıktı. Hem kendileri başarılı ve mutlu oldular hem ben sevindim.

Önemli olan mazeret değil, işin ve ödevin yapılmasıdır.

Mazeretin hiç bir değeri yoktur.

Mazeret, bir işi, bir dersi niçin başaramadığınızın açıklamasıdır. Halbuki bize dersini başaran öğrenci gerekli. Hayat, mazeretlere sığınanları affetmez.

Başarıya giden yol zahmetler, sıkıntılarla doludur. Mazeret ve tembellikle bir yere varılamaz.

Emek olmadan yemek olmaz.

Aşamayacağımız zorluklarla karşılaşınca Allah’a dayanmalı, ondan yardım istemeliyiz. Engelleri aşmak için o konuyu iyi bilenlerden yardım istemekten çekinmemeliyiz. Her engeli aşmanın mutlaka bir yolu vardır.

İdealler şairi Namık Kemal şöyle haykırır:

Bize gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır;

Hükm-ü âti (geleceğe hükmetmek) ne fakirin, ne de şehinşahındır (şahlar şahı).”

10 bin yazarın 20 bin kitabının özetini barındıran Keşfü’z-Zünun adlı eserin yazarı Kâtip Çelebi çalışma metot ve süresini şöyle anlatır:

“Yatsı namazından sonra odamda mum yakardım, sabaha kadar mum yanardı.”

İlim uğruna uykularını feda eden Kâtip Çelebi’den bizi ciltlerce eser kaldı.

Çalışan yükselir, hedefi olan koşar.

Duran geçilir.

Duran bisiklet düşer.

Durgun sular kurtlanır.

Dahi şair Necip Fazıl, Babıali isimli eserinde, rakiplerini geçtikten ve yarışacağı kimse kalmadığını tespit ettikten sonra kendisine şu emri verir:

“Necip kendini geç!”

Onun şu beyitlerini çok severim:

“Ey düşmanım sen benim ifademsin, hızımsın;

Gündüz geceye muhtaç, sen de bana lazımsın.”

Bekleyin; görecektir, duranlar, yürüyeni!

Sabredin; gelecektir solmaz, pörsümez yeni!”

İdeali olmayan insanların kahve köşelerinde çürüdüğünü hep birlikte görüyoruz.

Türkiye’de kütüphaneden fazla kahve var. Bunlar akşam-sabah doludur.

Ülkemizde ne kadar idealsiz, hedefsiz, işsiz insan olduğunu bundan daha iyi anlatan bir şey olabilir mi?

Onun için Türkiye kalkınmış bir ülke değil. İnsanımız hedef seçmez, ideal sahibi olmazsa, kalkınmış ülkeler arasına girmek hayal olur.

Önemli olan her olumsuzlukları olumlu hale getirebilmek.

Bu kadar tembel insanların yaşadığı bir ülkede başarılı olmak zor değildir. Herkesin durduğu yerde, yürüyen herkesi geçer. Yürüyenlerin arasında hafif koşan, ötekileri geçer.

Onun için bu ülkede başarılı olmak zor değildir. Akıllı davranan, olumsuzlukları kendi hesabına olumluluğa çevirir.

Üstat Bediüzzaman’ın hepimizin kulağına küpe olması gereken veciz bir cümlesi var:

“Rahat, zahmette; zahmet rahattadır.”

Birçok insan, başarıyı ve mutluluğu tembellikte, lükste ve rahat hayatta arar. Halbuki dünya rahat yaşama yeri değildir. Tembellik ve lüks içinde yaşamak isteyenleri hayat, fena şekilde cezalandırır. Hayat, meşakkat ve sıkıntılarla güzel. Zorluklar, yeteneklerimizin gelişmesine imkân verir. Her zorluk ve engel, aslında bir fırsattır. Zorlukları aşan insanın kendine güveni artar ve daha fazla ilerlemek için fırsat yakalamış olur.

Başarılı olmak isteyenler, zorluklar karşısında yılmamalı, paniklememeli, geri adım atmamalıdır.

Rahat düşkünlüğü, başarının en büyük düşmanıdır.

Bir kutsi hadiste şöyle buyrulur:

“Ben rahatı cennete koydum, insanlar ise onu dünyada arıyorlar. Nasıl bulabilirler?”

O halde ideal sahibi olmak ve önümüze çıkan engelleri aşmak için çırpınmak, büyük hedeflere koşmak en önemli prensibimiz olmalıdır.

 

PAYLAŞ

YORUM YAP