ROMAN VE İNSAN

Son Çıkan Kitaplarım
                                                                             "
www.kitapyurdu.com\'dan satın al

İnsan, dünyaya adımını atar atmaz gurbete düşmüş, asıl vatanından kopmuştur. Bu yüzden her bebek ağlayarak doğar.
Gurbet insanının dertleri, sıkıntıları, acıları, hasretleri bitmez. Her şeyden önce asıl vatanımız olan cennete, asıl sevgilimiz olan Allah’a hasretiz.
Hz. Mevlânâ, ölümsüz eseri Mesnevî’nin lik 18 beytinde, kamışlıktan koparılan, içi dağlanan, dertli neyin hikâyesini anlatır. Ney, asıl vatanı olan kamışlıktan ayrılmış, akraba ve dostlarından uzak düşmüş, yüreği dağlanmıştır; bu yüzden hayat boyu ağlayıp inlemekte ve her mecliste derdini anlatmaktadır. Fakat insan, onu anlamaz; neyin kendi dertlerine ağladığını zannederler.
Neyin hikâyesi şu mısralarla son bulur:
“Anlamaz olgunun halinden ham adam,
Sözü kısa kesmek lâzım vesselâm.”
İnsan ile ney arasında birebir benzerlik vardır. İnsan; ahiret yurdundan dünyaya düşer, ney gibi o da gurbettedir. Musibetler ve dertler, hayat boyu onun da yüreğini dağlar. Ayrılık acısı, hasret ve sevda yüzünden ömür boyu sıkıntılar çeker.
O “ölümsüz sevgili”kavuşmak ister, önünde engeller vardır; bir ömür bu engellerle mücadele eder.
Fıtratı icabı iyilik ve kötülük yapma kabiliyetine sahip olan insan, aklı ve kalp klavuzuyla iyilik yolunda yürür. Bu yolda melekleri geçecek bir yeteneğe de sahiptir.
Fakat nefis ve şeytan, insanın yolunu keser. Onların; türlü türlü hileleri, desiseleri, vesveseleri, vaadleri vardır. Nefsin hoşuna gidecek şeyler, “ölümsüz sevgili”ye koşan yolcunun hızını keser, kimi zaman da ona başka bir maceraya, hatta başka bir mecraya sürükler.
Eğer insan irade yularını nefis ve şeytana kaptırırsa, akıl almaz zulümler, sayısız haksızlıklar yapar; ömür sermayesini eğlence ve sefahat deryasında bitirir.
İnsan sadece kendi nefsine zulmetmez, başka insanlara da zulüm ve haksızlık yapar. O zaman da insanın insanla kavgası başlar.
Habil, Kabil tarafından öldürülür, ilk kan böyle akar.
Firavun, Hz. Musa’ya; Nemrut, Hz. İbrahim’e; zalim Yahudiler, Hz. İsa’ya ; Ebucehiller, Hz. Muhammed’e(sav) savaş açarlar.
Hz. Yusuf, şehvetini kontrol edemeyen bir güzel kadının iftirasına uğrar, suçsuz yere yedi sene hapis yatmak zorunda kalır.
İnsan iki cephede birden savaşır. Bir yandan nefis ve şeytanla öte yandan diğer insanlarla…
İnsan, kusursuz güzellik kadar, noksansız adalete de hasrettir.
İnsanın insanla , insanın nefsiyle savaşı öylesine uzun ve çetin bir şekilde sürer ki zaman bulup nefis muhasebesi yapabilen, mezar taşına alnı değmeden yolun sonuna gelebileceğini hesaplayan pek azdır.
Roman, insanın gurbetteki dramını anlatan edebî bir türdür.
İnsanı sadece kendi iç dünyasıyla ele almaz, içinde yaşadığı toplumla birlikte anlatır. İnsanın tutkuları, aşkları, hırsı, kini, buhranları, sevgisi, hoşgörüsü, iyilik yapma duygusu vs. romana konu olur. Toplum içinde yaşayan insan, diğer insanlarla diyaloglar kurar, onları etkiler ve onlardan etkilenir.
İnsan, iç dünya ve dış dünyasıyla birlikte romana konu olur.
Buhranları olmayan toplumun romanı da yoktur.

YUSUF KISSASI VE ROMAN

Ünlü Rus romancısı Levi Tolstoy, Kuran-ı Kerim’deki “Yusuf Kıssasını” mükemmel bir hikâye kabul eder. Kıssada insan ve toplumla ilgili hemen hemen her şey vardır. Kardeşleri Hz. Yusuf’u kıskanırlar ve onu kuyuya atarlar.
Kıskançlık ve kötülük etme duygusu burada önemli rol oynar.
Hz. Yusuf’u babalarından almak için Hz. Yakup’a yalan söylerler.
Hikâyeye böylece yalan olgusu girer.
Hz.Yusuf, Mısır’a götürülür. Ayrılık ve hasret başlar.
Züleyha, Hz.Yusuf’a âşık olur. Hatta Hz. Yusuf da ona meyleder. Fakat arada vezir engeli vardır. Halkın dedikosu devreye girer. Hz. Yusuf’a iftira edilir, Hz. Yusuf hapse atılır.
Hz. Yusuf, hapishanede arkadaşlarına ders verir ve orasını medreseye çevirir.
“Musibet sırf şer değildir, bazen felâketten saadet çıkar.”
Kral rüya görür. Rüyaların insan hayatındaki rolü ve önemi de hikâyede bu şekilde yer alır.
Kralın rüyasını doğru yorumlamasından sonra Hz. Yusuf’un suçsuz olduğu anlaşılır, hapisten çıkar. Güvenilir insan, krala vezir olur.
Hiçbir musibetin ebedî olmadığı, kıştan sonra baharın, geceden sonra neharın geleceği düşüncesi, hikâyede yer alır.
Kral ölür, Züleyha gençleşir, Hz. Yusuf onunla evlenir.
Hayat mucizelerle doludur.
Kıtlık başlar. Hz. Yusuf, buğday depolatır. Kardeşleri, kıtlık zamanı Filistin’den Mısır’a buğday almaya gelirler. Yaptıkları kötülükten pişmanlık duyarlar.
“Kötülük yapmak, insanı pişmanlığa mecbur eder.”
Hz. Yusuf, kardeşlerine iyilik eder ve buğday verir.
“Kötülüğe karşı kötülük her kişinin, kötülüğe karşı iyilik er kişinin harcıdır.”mesajı verilir.
Hikâyenin sonunda Hz. Yusuf, babası Hz. Yakup, kardeşi Bünyamin ve ailesine kavuşur.
Hikâye dünyevî bakımdan mutlu sonla biter.
Ama asıl son, insanın asıl derdi, çilesi, ıstırabı ile ilgilidir.
Hz. Yusuf, dünyada görevini tamamlar, “Rabbim, beni Müslüman olarak öldür ve salih kullarının arasına kat!” diyerek ebedî mutluluğu ister ve Rabbine kavuşur. Dünya gurbeti sona erer, “hakikî sevgili”ye kavuşur.
Hakikî aşk, hikâyenin sonunda asıl tema olarak işlenir.
Hz. Yusuf kıssası, hem hayatı bütünüyle kucaklıyor, hem insanın iç dünyasını mükemmel anlatıyor, hem de “İnsanın asıl derdi, aslına dönüştür.” mesajına veriyor.

ROMANIN TARİHİ

Roman, insanın iç dünyasını, çevresiyle birlikte anlatma sanatı olduğuna göre, tarihini ilk insana kadar götürmek mümkün. Fakat elimizdeki metinlerden hareket edeceksek, kutsal kitaplarda yer alan Yusuf ile Züleyha hikâyesini ilk uzun hikâye, Arapların Leyla ve Mecnun hikâyesini ilk roman sayabiliriz. Fuzulî, 16. yüzyılda Leyla ve Mecnun’u, mecazî aşktan hakikî aşka geçişi sembolize eder bir şekilde ve tasavvuf düşüncesini hikâyenin ruhuna sindirerek yeniden yazdı.
Batılı kaynaklara göz atarsanız, Cervantes’in yazdığı (1574-1616) hâlâ okunan Don Kişot’un ilk macera romanı örneği olduğunu görürsünüz. 13.yüzyılda yaşayan Mevlânâ’nın (1207- 1273) Mesnevî’sinde yer alan “neyin hikâyesi” de fevkalade bir çekirdek romandır. Üstelik Donkişot’tan 300 sene önce yazılmış.
Hüsrev ile Şirin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kanber, Battal Gazi Destanı, Kan Kalesi hikâyeleri, evliya menkıbeleri, kıssalar İslâm dünyasında romanın yerini tutan uzun hikâyelerdir ve insanlığın dramını anlatır.
Batı edebiyatında ise Cervantes, Daniel Defo, Oliver Swift, Volter, Jean Jak Rousseau, Honero de Balzac, Stendal, Wolfgang Goethe, Gustav Flaubert, Emile Zola, Charlens Dickens, Victor Hugo, Thomas Man, Kafka, Musil, Jaymes Joyce, Marchel Prost, William Faulkner gibi ünlü romancılar yetişmiştir. Rusya’nın en ünlü romancıları ise Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Gogol, Soljenitsin gibi isimlerdir.
Tanzimat’tan sonra edebiyatçılarımız batılı romanla tanıştı ve onlar gibi eserler verdi.
Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Samipaşazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra ünlü romancılar arasındadır.

KONUSUNA GÖRE ROMANLAR

Zaman içinde romanın ele aldığı konular çeşitlendi. Her insan bir dünyadır ve her insanın bir serüveni vardır. Yazıldığı takdirde her insanın hayatı roman olur.
Konulara, olaylara ve insanlara yaklaşımına göre romanlar çok çeşitlidir. Kır romanı, macera romanı, inceleme romanı, tezli(öğretici) roman, otobiyografik roman, aşk romanı, polisiye roman, tarihî roman, şövalye romanı, töre romanı, psikolojik roman; başlıca roman türleridir.
Konularının yanı sıra edebiyat akımlarına göre de romanları sınıflandırmak mümkündür.

ROMANIN UNSURLARI

Romanın esasını, hikâye edilmesi gereken ilginç olaylar zinciri oluştursa da roman, olayların hikâye edilmesi değildir. Romanın her şeyden önce dille yapılan bir sanat olduğu unutulmamalıdır. Eğer sanatçı dili iyi kullanmıyorsa usta bir romancı olamaz. Romancının dili; düzgün, sade ve pürüzsüz bir şekilde, hatta sanatlı bir şekilde kullanma mecburiyeti vardır.
İkinci bir husus, romancı insanın iç dünyasını iyi tanımalı ve onu iyi tahlil edebilmelidir. Roman, her şeyden önce insanı anlatma sanatıdır.
Romancının, aynı zamanda iyi bir gözlemci olması, çevre ve yer tasvirlerini başarı ile yapması gerekir. Romancı çoğu yerde, kelimelerle resim yapar, tablo çizer.
Romana konu olan olaylar, belli bir zaman dilimi içinde geçmeli, bu konuda çelişki bulunmamalıdır.
Bütün bunları yanı sıra romancının bir psikolog kadar insanı tanıması, bir sosyolog gibi toplum analizleri yapabilmesi, insan ve toplum ilişkilerini iyi gözlemlemesi, incelemesi şarttır. Töre ve sosyal roman yazan sanatçıların hayatı kucaklayan bir dünya görüşüne sahip olması gerekir.
Romancı çoğu zaman bir anlatıcıdır. Fakat yeri gelir kalemiyle tasvirler, portreler çizer; yeri gelir makale yazar, yerine göre konferans metni kaleme alır, deneme yazar, iç dünya tahlilleri yapar.
Roman, sanatçıların olgunluk dönemi ürünleridir. Romancı, sadece anlatıcı değildir. Güzel bir dil kullanma mecburiyeti kadar, insanı ve toplumu çok iyi tanıma ve çok iyi anlatma mecburiyeti vardır.
Elbette ki romancı, insanın asıl dramı olan “aslına dönme” özlemini hiç unutmamalıdır. Zira insanı dramı, gurbete düşüşle başlamaktadır.

Bu yazı 102 kez okundu

Yorum Yaz