15 TEMMUZ ŞEHİTLERİ DESTANI

0

MUHTARIN KANATLANIŞI

MUHTARIN KANATLANIŞI

Ahi köyü muhtarı Ali Anar en önde üsse koşanlardandı. Yaşı otuz beşi bulmuştu, gücü kuvveti yerindeydi, taşı sıksa suyunu çıkarırdı. Vatan sevgisi ne demek biliyor, millete silah çekenleri hain olarak görüyordu. Vatana kast eden alçaklara kendisi dur demezse kim diyecekti? Millet, ona güvenmiş, muhtar seçmişti. Öne düşmeli, en önde yürümeliydi. Azası Mahmut’u aradı, büyük oğlu Hüseyin ile birlikte yola çıktılar.

Komşulara haber verdiler, nereye gidiyorsunuz diyenlere “Ülkeyi savunmaya.” diyorlardı. Bahane üretip ayak sürüyenlere, “Bugün gitmeyeceğiz de ne zaman gideceğiz? Bu uğurda şehit olunacaksa olalım.” dediler ve yürüdüler.

Akıncı’ya varana kadar ordu oldular, tekbir getirerek nizamiyeye aktılar.

“Ya Allah, Bismillah, Allah ü Ekber!” sesleri yeri göğü inletti.

Muhtar 28 Şubat sürecini yaşamış, dindar insanların aşağılandığını, horlandığını görmüştü. Sincan’dan yürütülen tankları göstere göstere millete yapmadık zulüm bırakmamışlardı. Kur’an kursuna gitme yaşı 12’ye çıkarılmış, başörtülü öğretmenler okullardan atılmış, birçok imam hatibin kapısına kilit vurulmuş, başını örten kız çocukları okula alınmamış, din adamları tutuklanmış, sorgulanmış, zulüm görmüştü. Tayyip Bey’i seviyordu, inanmış ve cesur bir liderdi, ülkeyi kalkındırmıştı. Halkı 28 Şubat zihniyetinin baskısından kurtardığı için halk onu sevmişti fakat İsrail ve Amerika’daki Yahudi lobisi tarafından hedef tahtasına yerleştirilmişti. Memleketi kalkındırmaktan ve halkına hizmet etmekten başka bir kabahati yoktu. Amerika ve Avrupalılara yaltaklanmıyor, iki yüzlülüklerini yüzlerine vuruyor, baskılara boyun eğmiyordu. Bu yüzden sömürgeci Batılıların hedefi olmuştu, bu zor gecede arkasında durmalıydı. 1960’ta halk, seçtiği insanın arkasında durmadığı için Adnan Menderes indirilmiş ve asılmıştı. Rahmetli Menderes de halk tarafından çok sevilmişti. 1950 seçimlerinde 450 kişilik Meclis’e CHP sadece 30 milletvekili sokabilmiş, gerisi Menderes’in partisi DP’nin olmuştu. Halk, Menderes sahip çıksaydı darbeciler onu asamazdı. Bugün hainlere göğüs germe, emanet verilen insanlara sahip çıkma günüydü. Bütün köylü traktörlere ve arabalarına binerek askeri üsse yürüdüler ve üssü kuşattılar.

Halkın cesaretinden korkan darbeciler, karanlıkta mermi yağdırdılar. Hain bir kurşun muhtarın alnından öptü. Ali Anar korkunç bir acı hissetti, başı döndü, yüzü kanlarla ıslandı, göz çukurlarına sıcacık kan doldu. Hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Kader arkadaşını hatırladı, ela gözlüsüne doyamamıştı. Köy meydanına bakan iki katlı kerpiç evi birlikte yapmışlardı. Önüne asma çubuğu dikmişti. Çubuk zamanla ikinci katın balkonuna kadar uzamış ve balkonu gölgelemeye başlamıştı. Mutlu oldukları günler su gibi akmış, acı-tatlı zamanlar rüya gibi geçmişti. Altı çocuk bu mütevazı kerpiç evde doğmuş, her biri eve bereket ve neşe getirmişti. Göz nuru, gönül meyvesi yavrular gözünün önünden geçti. Emine’si 4.5 yaşında, Abdullah on beşindeydi. En büyükleri Hüseyin, kendisiyle beraber cepheye gelmişti.

Nizamiyeye doğru yürürken muhtar onu yanından uzaklaştırmış, geride kalmasını istemiş ve kendi en öne yürümüştü. Uçak ve helikopterlerin kalkışını önlemek istiyorlardı. Bitik köyü muhtarı Hicabi Bitik ile birlikte halkı teşvik için öne çıkmışlardı. Bitikli 70’lik Mustafa Zorova, parti başkanı Ali Yıldıztepe, belediye meclisi azaları, Kazanlılar kol kolaydılar. 

Kadın-erkek, yaşlı-genç cihada koşmuşlardı. Darbeci hainlere karşı cihat edeceklerdi. Nizamiyenin önü mahşer yeriydi, binlerce yiğit vardı, bayraklarını alıp koşmuşlar, tekbir getirerek kükrüyor, darbecilerin yüreğine korku salıyorlardı.

Pistin önünü karartmak, uçakların görüş alanını daraltmak için ekinleri ateşe vermişlerdi, arazi alev alev yanıyor, gecenin karanlığını aydınlatıyor, dumanlar Akıncı Üssü’ne hücum ediyordu. Kamyon lastiklerinden yükselen dumanlar gökleri kuşatmış, hava zehirlenmişti, lastik kokusu genizleri yaktı.

-Ateş serbest!..

Silah sesleri kulaklara doldu. Namlulardan ateş püskürüyordu.

Ali Anar ile kol kola nizamiyeye yürüyen Sivaslı Hasan Yılmaz, televizyondan darbe olduğunu öğrenince yerinden fırlamış, ben gidiyorum diyerek kapıya yürümüştü. Kızı, baba ben de seninle gelmek istiyorum deyince onu da yanına alıp üsse koşmuştu. İstiklal hırsızlarıyla çarpışacaktı. Ne zaman hainler darbe yapsa millet zulüm görürdü. Tutuklamalar, zindanlar, işkenceler… Memleket itibar kaybeder, ekonomi çöker, siviller eziyet görürdü. Darbeciler, her seferinde halkın seçtiği liderleri içeri tıkar; halkı ezerdi. İmam hatiplerin orta kısmı kapatılır, Kur’an kursları yasaklanır, hocalar tutuklanır, halk dipçiklenirdi. Bu sefer, böyle olmamalıydı. Menderes’e, Demirel’e, Erbakan’a, Özal’a, Muhsin Yazıcıoğlu’na sahip çıkamayan bu millet, Erdoğan’a bari sahip çıkmalıydı. Askerliğini yapalı yıllar olmuştu ama istiklali korumanın yaşı yoktu ki… Beyazlamış saçlarına rağmen cepheye koştu. Muhtar ile birlikte nizamiyeye yürümüş, maskeli eşkıyalarla itişip kakış başlamıştı.

Hasan Yılmaz ve Ali Anar ile birlikte yüzlerce yiğit cepheye koşmuştu. Emrah Sapa, Samet Cantürk, Lokman Biçinci, Ömer Takdemir, Ümit Güder… Halk darbecilere karşı ayaklanmıştı. Millet nizamiyeye doğru yürüdükçe eşkıyalar gerilemişti. 5 adım, 10 adım derken nizamiyeden içeriye çekilmişler, bir anda elektrikler kesilmişti.

Bir ara siyah elbiseli, yüzü maskeli bir motosikletli Ankara tarafından gelip içeri girmiş, darbecilere bir şeyler söylemiş, sonra da ortalık karışmış, silahlar patlamış, mermiler havada uçuşmuştu.

Hasan Yılmaz kızı Birgül’ü arkasına çekmiş:

“Yavrum, sen arkama geç, sana bir şey olmasın.”

Kendisini esirgememiş, cellatların üzerine yürümüştü.  

Ali Anar yere düşerken, o da  “Vuruldum!” diye inledi. Sendi, tekbir getirerek yere çöktü, etraftan üzerine düşünlerle birlikte asfaltın üstüne serildi. Zor duyulabilen bir sesle mırıldandı:

“Beni şehit ettiler!”

Silahlar halkın üzerine ateş püskürüyordu, binlerce insan korkuyla yere serildi.

  Hasan Yılmaz kendini toparlamak isterken başına isabet eden ikinci kurşun ile yere serildi ve kızının yanında toprağı kucakladı.

Yanı başında muhtar yatıyordu, o da başından vurulmuştu, oğlu başucundaydı, babasına yardım için çırpınıyor, ambulans çağırmak için telefon ediyordu.

  Türkan Güler, kocası ve oğluyla cepheye koşmuştu. Beyi başından vurulmuş ve oracıkta yere uzanmıştı. Kendisi kolundan, bacağından ve karnından yaralanmıştı, oğlu Mertcan da vurulmuş, yanı başına uzanmıştı.

Muhtar Ali Nar’ın hanımı dördü kız, ikisi erkek, altı yetime hem annelik hem babalık yapacaktı, onu zor günler bekliyordu. Muhtar, yüzüne akan kanı eliyle silmeye çalışırken gözlerinin önüne yeşil bir bahçe seriliverdi. Uçsuz bucaksız yeşillikler, parklar, bahçeler… Kırmızı, beyaz, sarı ve pembe güller… Dizi dizi akşam safaları, hanımelleri, hüsnüyusuflar, aslanağızları, kadife çiçekleri. Bahçenin ortasında şırıl şırıl çaylar… Çağlayan sular bir yerden sonra şelaleye dönüşüyor ve yükseltili yerlerden aşağı dökülürken bembeyaz köpükler oluşturuyordu. Suların içinde yeşil başlı beyaz ördekler, kazlar, siyah-beyaz kuğular…

Az ötede yeşil-pembe-beyaz boyalı, kırmızı pancurlu, kapı ve pencereleri altından iki katlı bir ev vardı. Onun ötesinde dizi dizi yeşil pancurlu, beyaz pencereli evler…

Kuğu gibi güzel evin kapısından iki güzel huri. Gülümsediler ve ona el salladılar. Sonra rüzgâr hızıyla süzülerek yanına gelip kendisini kucakladılar ve ayağa kaldırdılar. Muhtar, kuş gibi hafiflemişti, yaralarının kanını silme telaşına kapıldı. Huriler, kendisine beyaz mendil uzattılar, kanını silmeye yardım ettiler. Sonra da karşıda görünün beyaz evi işaret ettiler:

“Şu bahçeli ev, biz de hizmetçileriniz, buyur.” 

“Eşim, çocuklarım…”

“Onları da getireceğiz ama sonra. Hele sen buyur.”

Muhtar, acılarının dindiğini hissetti, başı ağrımıyordu. Ayaklarının üstüne sıkıca bastı. Yaylandı. Gözlerini yeşil pancurlu, beyaz eve çevirdi. İleri hamle yapmak için meleklerin kanatlarına dayandı. Sonra da ruhu yeni evine doğru kanatlandı.

Göklerde süzülüp evine ulaştı. Kapının önünde durdu, altın kapılı evi hayranlıkla süzdü: “Keşke Hüseyin’imi de getirseydim.”

Yanı başında bir delikanlı belirdi. Komşusu Nihat’ın oğlu Ömer Takdemir.  Kahpe kurşunlar, şeker fabrikasından mevsimlik işçi olarak çalışan, yüreği vatan sevgisiyle dolu, gencecik Ömer’i de vurmuştu. Başından vurulan Ömer acıyla kıvranmış ve bir çınar gibi toprağa devrilmişti. Bedeni yeri kucakladıktan sonra ruhu cennete kanatlanmıştı.

Beyaz gömleğini giyip üsse koşan Lokman Biçinci, alnına isabet eden tek kurşunla şehit olan Emrah Sapa, oğlu ve eşiyle beraber cepheye koşan Ümit Güder, kızını geride bırakıp en ön safta şehit düşen Hasan Yılmaz…

Muhtarla selamlaştılar, kucaklaştılar, tebrikleştiler. Sevinç içindeydiler, zümrüt yeşili vadide birbirlerine komşu olacaklardı.

PAYLAŞ

YORUM YAP