15 TEMMUZ DİRİLİŞ DESTANI

0

EN UZUN GECE VE ŞEHİTLİK SEVDASI

İşaret fişeğini kısa donlu adam patlattı. Bir arkadaşın evinde dostlarla sohbet edip çay içmiştik. Gece 22. 15 suları. Sokağa çıktığımızda kısa pantolonlu bir adamla karşılaştık. Selam filan vermeden:

-Çorlu’dan tanklar yola çıkmış. Darbe oluyor. Hükümet de çizmeyi çoktan aştı. Her şeye dini karıştırırsan böyle olur. Geç bile kaldılar…

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Asabım bozuldu. Tanımadığım kısa pantolonlu uğursuz adama çıkıştım:

-Nankör herif! Ülke 14 senede beş kat zenginleşti, itibarı arttı. Seçilmiş hükümet iş başında, halk memnun. Yedikleriniz gözünüze, dizinize dursun!

Adam, sert kayaya çarptığını anlayınca yürüyüp gitti. Sokak lambasının cılız ışıkları adamın yüzünü aydınlatmamıştı.  Adamın tırsıp gidişi hoşuma gitti ama söyledikleri hançer gibi yüreğime saplandı. Arkadaşım Halil Bey’le arabaya doğru yürüdük, eve gidecektik. Yolda radyoyu açtım.  Haberler kötüydü, darbeci askerler köprüleri tutmuştu.

Halil Bey’i sokak başında bıraktım, eve yöneldim. Arabayı bahçeye park edip koşar adım eve çıktım. Oturma odasına geçtim. Eşim, ilacını içiyordu, ayaklarındaki nasırlı kısımlar çatlamıştı, çatlaklara merhem sürüyordu.

Televizyonu açtım. Boğaz’ı tutan tanklar, zırhlı araçlar, teçhizatlı askerler…

Beynimden vurulmuşa döndüm. Bir hatip olarak yıllarca aleyhinde konuştuğum darbe ile yüz yüze idim. İki bin beş yüzden fazla konuşma yapmış, yazı ve konuşmalarımda sıkça sivil toplum olma şuurundan söz etmiştim.

“Sivil toplum örgütlerinin güçlü olduğu ülkelerde darbe olmaz, teşebbüs edenler başarısız olur. Dürüst insanlar, namussuzlar kadar cesur olmalı.”

Yıllarca salonlarda, meydanlarda, yazılarımda cesaret yazıları yazmıştım.

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye, haklı olduğun mücadeleden korkma, bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler, demiş; Peygamberimiz (sav), ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız, buyurmuştu.  Zulüm geliyorum diyordu, buna razı olmamalıydım.  Evde oturup darbeyi sineye çekmemeli, zorbalara karşı koymalıydım ama nasıl?..

Çok geçmeden TRT spikeri darbe bildirisi okumaya başladı:

“Silahlı kuvvetler ülke yönetimine el koymuştur…”

Gerisini dinlemeye lüzum yoktu. Kanal değiştirdim.

Ayaktaydım, öfke ve heyecan soluyordum. Oturmak aklıma gelmiyor, öfkeyle söylendim:

“Alçaklar, şerefsizler, namussuzlar!.. Milletin silahını millete çeviriyorlar…”

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nu hatırladım. Millete çevrilen silaha selam durmam, demişti. Hasan Celal Güzel’i hatırladım. Tankları sokağa salarlar ise üstüne çıkarım, demişti.

Bu gece o gece idi. Cesur olduğumu kendime ispatlamalı ve haksızlığa karşı çıkmalıydım.

Televizyona cumhurbaşkanı bağlandı ve halkı meydanlara, hava limanlarına çağırdı.

Arkasından başbakan, ordu için bir grubun kalkışma yaptığını, sonu ölüm de olsa karşı koyacaklarını söyledi.

Merdivenden ayak sesleri geldi. Üst komşu Ahmet Bey, çoluk çocuk sokağa çıkıyordu.

Telefonum çaldı. Kızım, sokağa çıkıp darbecilere karşı koymak istediğini söyledi, torunları bize bırakmak istiyordu.

-Getir, dedim.

Abdest alıp hazırlandım. Ölümün üstüne yürüyecektim. Bu güne kadar yaşadığım kâfi idi. Öleceksem zalimlere karşı koyarken onurumla ölmeli, şahadeti gülerek karşılamalıydım.

Torunlarım Bera ve Yusuf’u site kapısında karşıladım. Onları anneanneye teslim ettik. Kızım ve komşularla sokağa çıktık. Ak Parti teşkilatından mesaj gelmişti. Sütlüce’deki genel merkeze davet ediliyorduk, cuntacılar binayı kuşatmıştı.

Birkaç sokak gittik, yeni bir mesaj:

“Küçükköy’deki lojistik binası işgal edilmiş, oraya gidin.”

Alibeyköy Barajı karşısındaki lojistik binasının önü mahşer gibiydi. Arabalar, insanlar,  tekbirler… Gece karanlığını Allah ü Ekber sesleri aydınlatıyordu. Binanın önünde yüzlerce araba, binlerce insan…

Yaklaştık.

Bir süre ne olup bittiğini anlamaya çalıştık. Bir cemse asker gelmiş, binayı işgal etmiş, aşçıları çağırıp 10 bin kişilik yemek yapmalarını istemişler. Halk toplanmaya başlayınca komutan afallamış. Bir kişi değil, beş değil, beş yüz değil…

“Asker kışlaya!..

Darbeciler defolun!

Ya Allah, Bismillah, Allah ü Ekber!”

Çok geçmeden kalabalık yarıldı. Askerler cemseye dolup oradan uzaklaştılar.

Halk yüksek sesle tekbir getirerek onları uğurladı.

Sütlüce’ye gidelim derken yeni bir mesaj geldi:

      “İl binasındakiler kuşatılmış, AKOM’a gidin!”

Garaj yolundan Alibeyköy Caddesi’ne çıktık, TEM’e yöneldik. Nihayet AKOM yolunu işaret eden levhayı gördük ve yokuşa tırmandık.

AKOM’a (Afet Koordinasyon Merkezi) yaklaştığımızda silah sesleri duyulmaya başladı. Binanın karşısında bir yere arabaya park ettik. 200- 250 araba, 500 civarında insan. Hemen arabadan inip bahçe kapısına geldim. İtfaiye arabası girişte duruyordu. Halk, itfaiye arabasını siper ederek tekbir getirip darbecilere tepki gösteriyordu.

Binanın üstünde eli silahlı adamlar. Silüetleri görünüyor. Bahçe kapısının girişinden yaklaşık iki metre sonra çiçeklerin ekili olduğu çimenlik kısım var. Orayı geçene ateş ediyorlar.

Bahçeye adım attığımda bir adam, elini karnına dayamış, geri geliyordu. Beyaz tişörtünün üstünden kan fışkırıyordu. Dört- beş kişi vurulmuştu. Onlar arabalara bindirilip hastaneye sevk edildi. Yerlerini biz aldık. Kaçan, geri çekilen, korkan yoktu.

Kanı görünce nevrim dönmüş, sinirlerim alt üst olmuştu. Tekbir getirip yürüdüm. Yanımdaki insanlar da çok öfkelenmişti. Bağırıp çağırıyor hatta sövüyorlardı. Sıradan insanlar kadar küfür bilmediğimi o gece öğrendim.

“Asker kışlaya! Darbeciler kahrolsun! Ya Allah, Bismillah, Allah ü Ekber!”

Bağırıyordum fakat küfredemiyordum.

Uzun süre bağırdık.

100 metre ilerimizde binaya yakın yerde askeri araç duruyordu. Bir arabayla gelip güvenlikçilere, binaya bomba konmuş, ihbar var deyip girmişler; güvenlikçileri etkisiz hâle getirip silahlarını almışlar ve göndermişler; sonra binayı işgal edip tepesinde mevzi almışlar. İstediklerini vuruyorlardı. Ateş başladığı zaman itfaiye arabasını siper ediyorduk fakat tam da saklandığımızı söyleyemem. İsteseler beni de öteki protestocuları da vurabilirlerdi.

Çiçeklik sınır kabul edildi. Geçene ateş ediyorlardı.

Saatlerce proteste ettik. Binanın üstünde mevzi almış askerlere zarar veremiyorduk. Fakat korkuttuğumuz kesindi. Whatsap yazışmalarında AKOM’a takviye gönderin diye yazmışlardı.

Vakit geçmek bilmiyor, gece bitmiyor, sabah olmuyordu. İleri gidiyor, geriye çekiliyor, tekbir getiriyor, asker kışlaya diye bağırıyorduk fakat o kadar. Sesimiz, binanın duvarına çarpıp geri geliyordu. Gecenin kulakları sağırdı, tepki vermiyordu.

Üzerimizden uçaklar geçmeye başladı. Alçak uçuş yapıyorlardı. Kulaklarımızı sağır edecek derecede korkunç sesler…

Ani bir patlama oldu. Uçaktan bomba atıldığını sandık. Komşularım Sertaç, Emre, kızım Nur, komşusu Sinem Hanım, etrafımızdaki sivil insanlar… Şoke olduk.

Bombanın yere düşüp toprağı oyacağını, bizleri parçalayıp havaya savuracağını sandım ama olmadı. Yere bomba düşmedi.

Tekrar bir patlama sesi…

Tekrar aynı korku, aynı beklenti…

Yine bir şey olmadı. Uçakların ses bombası attığını düşündüm.  Saatler korku içinde bekleyerek geçti.

Vakit geçmiyor, gece bitmiyordu. Silahlı darbecilerin karşısında ayaktaydık. Elimizde taş bile yoktu. Gönlümüzde gam, dudağımızda dua, dilimizde tekbir…

Arkadaşlar cep telefonlarıyla gelmişlerdi. Birisi cebe bakıp tanklar Kızılay’a yürümüş, dedi. Öteki:

“Genelkurmay önünde çarpışma varmış.”

“Akıncı Üssü’nden kalkan F – 16’lar, Ankara’yı bombalıyormuş.”

“Cumhurbaşkanını almak için suikast timi yola çıkmış.”

“İkinci Ordu komutanı Adem Huduti, darbecilerle imiş.”

“Külliye’nin önünde kalabalık taranmış, çok yaralı varmış…”

“Birinci Ordu komutanı Ümit Dündar, komutanlar darbenin içinde değil, demiş.”

Ruhumuz daraldı, canımız sıkıldı, durduğumuz yerde duramaz olduk. Elden gelen bir şey yoktu.

Gece ortasında Zırhlı bir jip içinde Kâğıthane kaymakamı geldi.. Etrafını aldık.

“Operasyon yapacağız. Özel timler gelecek.”

İşgalcilere teslim olmaları için anons yaptı.

Kimse duymadı, duymazdan geldi.

Jip bir süre itfaiye arabasını siper yaparak bekledi, sonra kayboldu.

Üstümüzden jetler geçti, bombalar patladı, yüreğimiz hopladı.

Ses bombası olmalıydı, yere bir şey düşmedi.

Hava karanlıktı, TEM’i E-5’e bağlayan yoldan arabalar geçiyordu. Ezan okunmaya başladı. Abdestliydim, namazı eda edeyim, dedim.

Saate baktım: 03

Sabah olmamış.

Büyük hayal kırıklığı. Gece bitmek bilmiyor. Her taraftan kötü haberler geliyor. Havaalanında on binler toplanmış. Cumhurbaşkanını bekliyormuş… Acaba gelebilecek mi? Suikast timinden kurtuldu mu?

Haber yok, vehim çok. Cep telefonlarına düşen mesajlar kulaktan kulağa yayılıyor.

Ah bir sabah olsa ve biri bize, bu gece yaşadıklarımızın rüya olduğunu söylese…

***

Bir süre sonra polisin zırhlı kirpisi tekrar geldi. Etrafını aldık.

Başı miğferli bir adam. Kaymakam geldi, dedi.

Arabadan indi. Bize:

“Operasyon yapacağız, polis özel timleri gelecek. Dağılın.”

Şaşırdık.

“Biz bu adamları geceden beri bekliyoruz. Vurulmak pahasına. Dağılmayız, siz operasyon yapın, biz size destek olalım.”

Kimse bir adım geri atmadı. Güvenlikçilerin durduğu kapı çevresinde nöbete devam ettik.

Kirpi biraz bekledi, sonra tekrar kayboldu.

Nöbete devam ettik.

Gecenin bir vakti, belediyenin kepçesi geldi, itfaiye aracını geçti. Askeri araca doğru ilerlemişti ki silahlar patladı:

“Pat, pat, pat…”

Silahlı eşkıya iş makinesinin tekerlerini vurdu. Çok geçmeden aracı kullanan şoför bize doğru geldi. İş makinesi orada kaldı.

Üstümüzden uçaklar uçuyor, sonik patlamalarla kulaklarımız deliniyor, yüreğimizde korku ve kasavet… Cep telefonlarına kötü haberler düşüyor…

Sabah bir türlü olmuyordu. Nihayet ezanı duyduk. Bu defa gerçekten sabah ezanı okunuyordu.

Müezzinle birlikte tekbirleri aldım. Ezan bitince arabanın içinden pikniklerde kullandığımız yaygıyı çıkardım. Yere serdim. Abdestli idim. Cep telefonunun pusulasından kıbleyi tayin ettim.

Allah ü Ekber… Namaza durdum. Yasin’i okudum. Her günkü virdim. Farzda Fetih suresini okudum. Arkadaşlar nöbet tutuyordu ve havanın ışımasına daha çok zaman vardı.

Bazı arkadaşlar yere uzanmış, gözlerini dinlendiriyorlardı. Yorulmuştuk. Artık yüksek sesle tekbir getirmiyor, slogan atmıyorduk, yorulmuştuk. Yere oturunca uykuya yenilenler ve uyuyanlar vardı. Telefonlardan ülke genelinde olup bitenleri takip etmeye çalışanlar vardı.

Cumhurbaşkanı İstanbul Havaalanı’na inmiş, kendisini karşılayan yüzbinlere hitap etmiş, meydanları doldurmalarını ve darbecilere ölümüne direnmelerini istemişti. İstanbul direniyordu. Vatan’da, Taksim’de, Büyükşehir Belediyesi önünde, vilayette, TRT’nin önünde, köprülerde halk toplanmış, darbecilere direniyordu. Yeniden diriliş destanı başlamıştı, sabaha kadar muhteşem bir destan yazılacaktı.

Not: 15 Temmuz Diriliş Destanı adlı roman, Nesil yayınları arasında çıktı, okuyucularıma tavsiye ederim.

PAYLAŞ

YORUM YAP